 |
ÖNSÖZ
Amacım kolay okunan bir roman yazmaktı. Akşam iş hayatının stresini atmak için okunan veya tatile çıkarken yanınıza alınacak bir roman olmasını istedim. Doğrusu ağdalı bir edebiyat içermesine de çalışmadım. Çok kişiye ulaşmayı hedeflemiştim. Oysa kelimeler ekrana dökülüp de roman ortaya çıkmaya başlayınca, sadece kolay okunma amacı yeterli gelmemeye başladı. Okuyana bir şeyler de vermek gerektiği, bir sorumluluk gibi beliriverdi. Romanın tadında kalması kaydıyla, çok bilinen tarihin yanında ezoterik bilgilerden de yararlandım.
Hititler, Anadolu kültürünün en renkli ve en kuvvetli mozaiklerinden bir tanesi. Hattuşaş’a gitmek, piramitleri görmek için Mısır’a gitmekten çok daha kolay. Eski Yunan eserleri biraz daha popüler olduğu için neyse ki ziyaretçi sorunu pek duymuyorlar. Ancak her halükârda, okuyanlara bu değerleri hatırlatmakta fayda gördüm.
Romanda geçen tarihsel isimleri ve yerleri, birçok kaynaktan yararlanarak seçtim. Birbirleriyle bütünlük taşımaları için uğraştım. Amacım merak edenleri tarih ve arkeoloji kitaplarına yöneltmekti. Çünkü adı geçen kişiler hakikaten yaşadı. Esas gizem romanda anlatılan değil, binlerce yıl Anadolu’da yaşanan canlı tarihtir. Umarım ilginizi çeker. Bu vesileyle Ord. Prof. Dr. Ekrem Akurgal’ı rahmetle anıyorum.
Bu arada anlatılanlar size hoş bir masal gibi gelebilir. Oysa konuya durduk yerde esinlenmedim. Beyoğlu’nda dolaşırken etrafınıza daha dikkatli bakın... Kim bilir?
YAZARIN NOTU
Romanımı Yazmam uzun sürdü. Fastastik bir romanı bitirebilmek sadece hayal kurmakla olmuyor. Çok ciddi sayıda kitap okumam gerekti. 'Acemilik' benim için bu romanda çok doğru kullanılabilecek bir tabir oldu. Editör desteğinden mahrum bir şekilde baskıya hazırlandı. Sonuçta birinci baskı da, oldukça fazla hata ortaya çıktı. Bu açıdan, bir ilk romana (yeni bir yazara) gösterilen umulmadık teveccühün mapcupluğu içerisindeyim. Yeni baskılarda ve yeni romanlarımda çok daha dikkatli olmanın fazlasıyla bilincindeyim.
Bu romanımın vitrinlerde yer alması sürecinde çok kişiye teşekkür edebilirim. Öncelikle, Satış Müdür'üm, baş destekçim Ali Osman Kuşburnu'ya; Bilge Karınca'nın her şeyi Latif Uğurdıkan'a; etkileyici kapak tasarımı için Sevda Ekinci'ye minnettarım.
— İkinci Bölüm —
Kapı
Cesaretini toplayıp dükkânın kapısından içeri girmesi akşamüstü saat beşi bulmuştu. Bir müşteri gibi mi davranması gerektiği yoksa doğrudan konuya girmesinin mi gerektiğini kestiremiyordu. Çünkü bir an önce başına gelenlerin mantıklı bir izahının kendisine anlatılmasını arzu ediyordu.
Her şeye rağmen gelirken Necmi Kaptan’a üstü kapalı bir şekilde konudan bahsedip, nereye gittiğini telefonda izah etmişti. Onu pek ciddiye almamış, yine hayal âlemine dalmakla suçlamıştı. Olsun, birisinin kötü bir durumda en son nereye gittiğini bilmesinde fayda vardı.
Dükkânda bulunanları incelemeye ilk olarak kılıçtan başladı. Motifler pek bilindik şeyler değildi. İnsanı kendine çeken garip bir büyüsü vardı. Kılıcı almaktan son anda vazgeçti. İçine doğan bir ses ona dokunmaya hakkı olmadığını söylüyordu.
Kılıcı incelemeyi bırakıp dükkânın arka tarafına doğru ilerledi. Bu arada normal bir insanın yapması gereken şeyi yaptı. “Kimse yok mu?” nidasını bir kaç kez tekrarladı. Dükkânın sıradanlığı arka tarafta da devam ediyordu. Eski püskü, antika değeri olmadığı anlaşılan hurdalardan ibaretti tüm eşyalar.
Dükkânın arkasında oda kapısına benzer bir kapı vardı. Açtı, gözleri karanlığa alışınca bir koridora çıktığını anladı. Koridor tuhaf bir şekilde loş bir aydınlığa sahipti. Fosfora benzer bir aydınlıktı, zira ne bir ışık kaynağı vardı ne de bir pencere. Uzunca olan koridorda yürümeye başladı.
Karşısına bir kapı daha çıktı. İki buçuk metre yüksekliğinde, üzeri kılıcın üzerindeki süslemelere benzer türde süslemelerin olduğu göz alıcı bir kapıydı.
Bir süre motifleri inceledi. Daha çok gözü kapı tokmağını aramıştı. Bir tokmak yoktu ama onun yerine kapının tam orta yerinde bir çukurluk vardı. Parmakları açık ve biraz irice bir el izi. Simetrik olarak ona doğru kazınmıştı. Bir an düşündü, acaba ona durmasını mı işaret ediyordu, yoksa okuduğu kitaplardan da esinlendiği hareketi yapmasını mı? Arkasında neler olabilirdi acaba... Olabilecekleri düşündüğünde mutlu mutlu gülümsedi. İlginç bir şey olacağı kesindi. Kararını hemen verdi. Hem çocukluğundan beri hayal ettiği sırlar kapısını aralamak hem de dün geceki kötü olayın aydınlanmasını umarak, elini izin üstüne koydu.
— Üçüncü Bölüm —
Karum
Kapı, hiç bir ses çıkarmadan ve bekletmeden açılmıştı. Tereddüdü kısa sürdü. Karşılaşacağına hazır olup olmadığını bilemiyordu ama içinden bir ses girmesini söylüyordu. Bir kaç adım atınca büyük bir çarşının içerisinde buldu kendini.
Refleks olarak bir an geriye baktığında kapının sessizce kapanmış olduğunu gördü. Kapının önünde geçirdiği kısa an içerisinde kapının ardında olanlar için hayaller kurmuştu ama gördükleri epey şaşırtıcıydı.
Hem olağandı hem de olağan dışı. Kapalıçarşı’dan daha büyük ve daha renkli bir çarşı önünde duruyordu. Yani uzaya, üç gözlü yaratıkların yaşadığı bir yere falan açılmamıştı kapı. Pasajın içinde birbirinden apayrı işlevi olan bir sürü dükkân vitrini hemen gözüne çarptı. Rengârenk giysilerin satıldığı dükkânlar; raflarında sıra sıra kitapların bulunduğu sahaflar; mısır çarşısını andırır görüntüsüyle aktarlar; daha çok pırlanta taşlar içerir ziynetler sergileyen kuyumcular.
Eskicinin kapısından girdiklerini gördüğü kişilere benzer yüzlerce kişi, alışveriş yapıyordu. Bildiği Kapalıçarşı’da alışveriş edenlerden farklıydılar. Bir kısmı Londra’nın Times meydanında kraliçeyi bekler gibi ciddiyken, büyük bir çoğunluk ise, Rio Karnavalında eğlenceye hazırlanıyor gibiydiler.
Etrafına bakarak ilerledi. Tarz olarak tarihi bir havası olmasına rağmen, her yer pırıl pırıldı. Tüm dükkânların vitrini ve içlerindeki raflar el işçiliği ile bezenmiş birbirinden göz alıcı motiflerle süslüydü. Her şey için emek harcanmıştı, kesinlikle fabrikasyon bir şey yoktu.
Dükkânlar genelde iki katlıydı. Yukarı doğru baktığında, dükkânların vitrinlerinin bittiği yerden başlayan, göz alıcı çiniler çatıda vitraylarla son buluyordu. Vitraylar gelişi güzel dizilmemiş, çinilerle aynı sanatın ürünleri olduğunu sergiler bir bütünlükte duruyorlardı. Sanki aynı sanatkâr hem çinicileri hem de cam süslemecilerini yönlendirmişti.
Vitraylarda kullanılan camlar, güneş ışınlarının doğrudan girmesini sağlayacak renkte ve tonda seçilmemişti. Ancak etrafta bir aydınlatma aracı olmamasına ve ilerleyen saate rağmen ortam çok aydınlıktı.
— Elli sekizinci Bölüm —
Orion’un Sırrı
Artık duvarlar tekrar fosfor yaymaya başlamıştı. Yollarını meşale olmadan da görebiliyorlardı. Kısa bir yürüyüşten sonra dev bir alana çıktılar. Alanın büyüklüğü çevreleyen duvarların görülememesiyle kendini belli ediyordu. Ama çatısı görülebiliyordu. Kendilerine göre epey yukarıda, Keops Piramidi’nin iç yüzünün görüntüsünü fark ettiler. Piramidin altı devasa bir mağaraydı.
Alper, içgüdülerine uyarak piramidin altına ilerledi. Tam merkezinde durdu. Akhenaton ondan sadece bir kaç adım uzaklıktaydı. Bir an ne yapacağını bilemeden öylece kalakaldı. Ne olacaktı acaba?
Aslında çok beklemedi. Onlara uzun gelen süre aslında saniyelerle ölçülecek kadar kısaydı. Alper’in boynundaki taş, piramidin ucundan gelen bir enerji ile faaliyete geçti. Çevresine mavi bir ışık saçıyordu. Alper olduğu yerde üç yüz altmış derece döndüğünde, artık tüm çevresi bu ışıkla kaplanmıştı. Işık içerisinde bir takım imgeler belirmeye başladı. Bu imgeler seçilmeye başladığında her ikisi de heyecanlarının doruklarındaydılar. Hayatlarından kesitler gözlerinin önünde tekrar canlanıyordu.
Akhenaton, hastalık geçirmeden önceki günlerinde kız kardeşiyle havuzun başında kendini görüyordu. İmgeler son derece net ve gerçekçiydiler. Kız kardeşi kendisine su sıçratıyordu. Akhenaton refleks olarak elini yüzüne götürdü. Hayret, yüzü ıslanmıştı. Şaşkınlıktan bir an nefessiz kaldı. Çünkü artık imgelere değil tam önünde duran kız kardeşine bakıyordu.
Başını çevirip çevresine baktı, her şey yerli yerinde tam anlamıyla gerçektiler. Ne mağara ne de piramit ortada yoktu. Hava bile tatlı bir yaz akşamının tüm kokularını içeriyordu. Eliyle yüzünü ve vücudunu yokladı. Havuzun suyunda yüzünü inceledi, gördüğü yüz pürüzsüz ve yakışıklıydı. Havuzun kenarındaki taş koltuğun üzerine çöküp kaldı. Tamamen hayâllerindeki olmak istediği yıllara geri dönmüştü. Ama buraya geliş amacı aslında bu muydu?
Alper, annesinin ölümünden bir kaç gün öncesini görüyordu. Kendisinin doğum gününü kutlayan annesi, ona bir kitap hediye ediyordu. Kendisi de annesinin yanaklarından öpüp onun kokusunu içine çekiyordu. O kadar gerçektiler ki, gözünü kapadığında kokuyu hâlâ duyduğunu fark etti. Gözlerini aceleyle açtığında annesi hâlâ karşısındaydı. Annesi, kendisine o kadar yakındı ki, kokusu burnunun ucundan ayrılmıyordu. Bir kaç adım geri attı şaşkınlıkla. Evlerinin salonunda, boğaz manzaralı pencerelerinin önündeki kanepede oturuyordu. Çevresine baktı. Yıllar önceki evlerine geri dönmüştü. Annesi, son günlerdeki hastalıklı sesine rağmen ona sevgi dolu sözler söylemeye devam ediyordu.
Ağlıyordu, sıcak gözyaşlarını yanaklarında hissetti. Annesi, telaşlanıp niye ağladığını sorduğunda ise cevap veremedi. Annesini tekrar gördüğü için mi ağlıyordu, yoksa yıllardır rüyalarında gördüğü bu anısının sonunda her zaman ağlayarak uyandığı için mi? Bu kez rüya değildi, uyanmadı. Hâlâ annesi ona bir şeyler söylüyordu. Onu uyandıran başka bir şey oldu.
Akhenaton ve Alper aynı anda bulundukları ortamdan, mağara ortamına geri döndüler. Bu kez karşılarında biri vardı. Enerjik bir sesle de konuşmaya başladı. Görüntü olarak kanlı canlı bir insandı.
-Benim ismim İmhotep, görevim ise size yol göstermek ve aracılık yapmak.
Her ikisi de şaşırmalarına rağmen, İmhotep’in kim olduğunu biliyorlardı. Firavun Zoser’in danışmanı büyük bilginin ta kendisiydi. Hatta Mısırlılar onu ölümünden sonra tanrılaştırmış ve tanrılarının adları arasında adını anmaya başlamışlardı.
İmhotep, hoşgörülü bir yüz ifadesi ile tekrar konuştuğunda ikisi birden yerlerinden sıçradılar. Zira zihinlerinden geçenleri okumuştu.
-Evet, o İmhotep benim. Birçok kez aracılık yaptım. Şimdi de benzeri bir görevle size yardımcı olacağım. Zamanınızın dar olduğu konusunda sizi uyarmam gerekiyor. Ben, Yenidünya’nın yaratıcısı tarafından gönderildim.
Her ikisinden de bir tepki gelmediğini gören İmhotep konuşmasını sürdürdü.
-Sizlerin algılama seviyeniz nedeniyle benim gibi bir aracıya ihtiyacınız var. Şayet sizi kendi duygularınızla baş başa bıraksaydık, yaşadığınız güzel anıları tekrar tekrar yaşayacaktınız. Ancak bir süre sonra vücudunuz ile ruhunuz birbirinden ayrılacak, vücudunuz çürürken, ruhunuz kısır döngü içerisinde kalmaya devam edecekti. Yani aslında yok olacaktınız. Oysa buraya geliş amacınız bu olmamalı. Sizler buraya gelmeyi başarmakla yardımı hak ettiniz. Bir tek şansınız olacak. Bunu doğru olarak kullanırsanız, Orion’un sırrını anlamanız mümkün olacak. Buradan tekrar çıkabileceksiniz. Ancak, bu şansınızı kötüye kullanırsanız, ruhunuz kayıplara karışacak ve yitip gideceksiniz. Şimdi kararınızı verin ve isteğiniz neyse ona yönelin. Geliş yolunuz hâlâ açık.
Akhenaton ve Alper birbirlerine bakakaldılar. İmhotep ortadan kaybolmuştu. Ne yapmaları gerekiyordu acaba? Önce, ne yapması gerektiğine Akhenaton karar verdi. Tüm dünyayı ele geçirmek istiyordu. Tüm canlılar ona tapacaklardı. Karşı çıkanlar ise ezilecekti. Bunun için büyük ordulara ihtiyaç vardı.
Kendisini ordularının başında muzaffer bir komutan olarak gördü. Atının üzerindeydi. Zırhında kıymetli taşlar parlıyordu. Arkasından gelen ordunun uğultusunu duydu. Atlardan ve insanlardan gelen kokuyu burnuna çekti. Büyük bir meydan savaşı yaptılar. Düşman tamamıyla öldürülene kadar savaş sürdü. Daha sonra, düşmanın ülkesinin topraklarına girildi.
Akhenaton kâh komutan, kâh en önde savaşan asker oluyordu. O, yaşamın bire bir merkeziydi. Her yaşanılanı hissediyordu. Hep acı çektiren taraf oydu. Büyük bir kenti yakan meşale ile düşmanın ekin tarlasını yakan meşale hep onun elindeydi. Ormanları, içerisinde bulunan tüm canlılarla birlikte yaktı. Düşmanın ordusu oraya gizlenmişti ama. Ormandaki çam ağaçları ile birlikte yanan düşman askerlerinin birbirine karışan kokusunu, doya doya içine çekti. Hep yıktı, ezdi. Daima kazanıyordu.
Sonunda savaşlar bitti. Artık karşılarında durabilecek hiç bir düşman kalmamıştı. Arkasındaki ordu ise hâlâ savaşmaya istekliydi. Ordular savaşmak için vardı. Ama savaşacak kim kalmıştı ki. Üstüne üstlük gücü de zayıflamaya başlamıştı. Onun gücü arkasındaki ordunun düşmana duyduğu nefretten geliyordu. Hiç bir düşman kalmamıştı. Hatta dost bile yoktu. Tüm insanlar kovuklara çekilmiş, hayvanlar bile yaşadıkları güzel ormanların tahrip olmasından dolayı ortalıkta görünmüyorlardı.
Ordusu savaşacak yeni düşmanlar, Akhenaton ise kendisinden korkacak insanlar arıyordu. Kendi düşünceleri onaylanmalıydı. En iyisi onun bildiği, onun yaptığıydı. O bir tanrı olmalıydı. Askerlerine dönüp “Ben bir tanrıyım!” dedi. Askerleri onu alaya aldılar. O küstahlaştı. “Sizi yok ederim” dedi. Ama koca bir orduyu nasıl yok edecekti. Çözümü kolay oldu. Ordu, kendi kendini yok edebilirdi. Herkes birbirine saldırdı. Kimi Akhenaton için, kimi ise ona karşı çıktığı için öldü. Askerleri birbirlerini öldürürken tekrar eski gücüne kavuşmuştu. Kendi eliyle binlerce can aldı.
Sonra gücü tekrar zayıflamaya başladı. Askerlerin sayısı azalıyordu. Son askerini kendi elleriyle öldürdüğünde, bir tek kendisi ayakta kaldı. Ama gücü de bu kadardı. Yürüyemez hale geldi. Savaş meydanının ortasında diğer cesetlerden hiç bir farkı kalmamıştı. Onlarla birlikte çürüyüp toprağa karıştı.
Alper, önünde hızla değişen imgelere bakıyordu. Acaba gerçekleştirmek istediği amacı neydi? Buraya gelene kadar yaşadıklarının ana nedeni geldi aklına. Zaten büyük bir macera yaşamıyor muydu? Başka ne isteyebilirdi? İmgeler: okuduğu kitaplar, gördüğü yerler, anıları, seyrettiği filmler hatta bu macera başlamadan önce en son seyrettiği belgeselden kesitler olarak beliriyordu.
Bunları düşünürken gözü otlayan bir impalaya takıldı. Bu Afrika hayvanı hızlı ve zarifti. Kendisini kovalayan avcılardan sürati sayesinde kurtulurdu.
İmpala, otladığı yerden başını kaldırdı. Tehlikeyi hissediyordu. Kulaklarını oynattı. Burnunu havaya kaldırıp kokladı. Tehlike rüzgârın esmediği taraftan geliyor olmalıydı. O yöne baktı. Yüksek otlar kendisine doğru gelen düşmanı ona haber verdiler. Kalbi daha da süratli çarpmaya başladı. Kaçmalıydı, uzağa başka sürülerin olduğu yere gitmeliydi. Koşmaya başladı. Hemen arkasında avcının da koşmaya başladığını hissetti. Belki daha önce koşmadığı kadar süratle koşmalıydı. Artık bastığı toprağı hissetmiyordu. Burnuna otların kokusu değil, korkusunun kokusu geliyordu. Rüzgârdan gözü yaşarıyor, hayatla olan bağını var gücüyle sağlamlaştırmaya çalışıyordu.
Birden böğründe bir acı hissetti. Sol tarafından bir şey ona toslamıştı. Bir kaç takladan sonra durabildi. Ama tekrar ayaklarının üzerine kalkıp koşacak gücü yoktu. Avcı yetişti. Bu bir çita’ydı. En az kendisi kadar hızlı koşardı.
Dişi çita yavrularını bırakıp ne zamandır ilk defa ava çıkmıştı. Yavrularını emzirmeliydi. Sürünün diğer üyelerinin getirdiği yiyecek yeterli gelmiyordu. Yavrularını diğer dişilere emanet edip, ava çıkmıştı. Ne zamandır bu kadar süratli koşmadığı için, impalayı az daha kaçırıyordu. Neyse ki erkeklerden biri, impalaya toslayıp onu yere yıkmıştı. Ne yapması gerektiğini biliyordu. Avının atar damarını ısırdı. Sıcakkanın tadı ağzına dolduğunda, uzun süre yavrularının süt ihtiyacını karşılayacağını biliyordu.
İmpala, gözünde ki yaşların arasında avcısını görebildi. Avcı da kendisi gibi bir dişiydi. Ölmeden önce avcının gözleri ne kadar güzel diye düşündü. Ölüm avcının gözleri kadar güzel değildi.
Erkek Çita, avını parçalayan dişiye baktı. Kendisi için başka bir av bulmalıydı. O bir dişiydi ve soylarının devamı için öncelikle onun beslenmesi gerekirdi. İlerdeki sürüye gözleri takıldı. Buradaki hayat mücadelesinden haberleri yokmuşçasına otlamaya devam ediyorlardı. Sürünün bulunduğu tarafa yöneldi. Rüzgârı önüne almaya ve yüksek otların arasında olabildiğince gizlenmeye çalışıyordu.
Sürünün gözcüleri onu zamanından önce fark etti. Tüm sürü neredeyse aynı anda kaçmaya başladı. Erkek Çita, onlarla koşmaya bayılıyordu. Hepsinden daha hızlıydı. Nitekim sürünün geride kalmış ilk üyesine yetişti. Yaşlı bir dişiydi. Onu avlamak istemiyordu. Bu av daha az hızlı koşan başkalarının olmalıydı. O en hızlısını yakalamalıydı.
Artık sürünün içinde koşuyordu. Avları da şaşkındılar. Avcı onlarla birlikte koşuyordu. Avcı sürünün en önündekine yetişmeye çalışıyordu. Yetişti ve aynı hizada koşmaya başladı. Birbirlerine bakmıyorlardı. Birbirlerine baksalar dengeleri bozulacak ve bu kadar hızlı koşamayacaklardı. Sadece birbirlerinin varlığını ve hızını hissediyorlardı. Koştular koştular...
Tepelerindeki bir kartal bu yarışı izliyordu. Bir süre daha onları izlemeye devam etti. Hızını onlara göre ayarladı. Tam başlarının üzerinden geçerken tüm gücüyle bir çığlık attı. Tüm amaçları koşmak olan iki hayvan bu çığlıkla birlikte paniklediler. Biri sağa biri sola doğru ayrılarak uzaklaştılar.
Kartal için bu bir oyundu. Bu kadar büyük hayvanları avlamazdı. Zaten karnı da toktu. Uçmak için bahane arıyor, yerdeki hayvanları korkutarak eğleniyordu. Birçok hayvan onun avı olmadığını bildiklerinden kendisinin şakasına katılıyorlardı. Kartal en çok filleri severdi. Kendisinin çığlığına, hortumlarını kaldırıp bağırmaları çok hoşuna giderdi. Hele bir de suyun içerisindelerse havaya su fışkırtmalarına bayılırdı.
Bir başka hayvanın avlanmasına karışmazdı. Avlanmak kutsal bir şeydi. Av ile avcı arasına girmek doğanın dengesini bozardı. O sadece seyrederdi. Kendisi kolay av seçmezdi. Avının lezzetlisinden çok, kendisinden gizlenmeye çalışanları hedef alırdı. Bu anlamda en çok yılan avlardı. Yılan ne kadar büyük olursa, avlaması o kadar keyifli olurdu. Süzülür, dalar ve yılanın tam ortasından pençeleriyle yakalardı. Yeterince yükseğe çıktığında onu yere bırakır tamamen ölmesini sağlardı. Bazen yılanı öldürmeden kafasını kızdıran hayvanların üzerine bırakırdı. Kendisini umursamayan hayvanlar üzerlerine koca bir yılan düşünce gerçekten ilginç tepkiler verirlerdi.
Şimdi canı uçmak istiyordu. Olabildiğince yükselmek, kanatlarında rüzgârı hissetmek istiyordu. Yükseldikçe havanın kokusu değişiyordu. Aşağıya baktı, seçebildiği hayvanlar azalmıştı ama görebildiği alan çoğalmıştı. Tüm su birikintilerini, hayvanların geçtikleri yolları, büyük sürülerin hareketlerini, hepsini görebiliyordu. Daha da yükseldi. Karşıdaki dağları hedef aldı. Oraya gitmeliydi.
Dağın karlı yamaçlarını bir süre seyretti. Uçmak ne kadar güzel bir yetenekti. Uçamayan hayvanlara acıyordu doğrusu, onlar eksik yaratılmış olmalıydılar.
Bir süre daha uçtu ve yuvasının bulunduğu kayalığa kondu. Kayalık, kartallar haricindeki hiç bir canlının çıkamayacağı kadar sarptı. Yuvasını yaparken, hem rüzgârdan korunaklı olmasına dikkat etmiş, hem de ulaşılmaz olmasını hedeflemişti. Artık çiftleşmek için bir eş bulmalıydı.
Çok uzaklardan bir yerden bir dişinin çığlığını işitti. Çiftleşme çağrısına benzemiyordu ses, sanki acıyla bağırıyordu. Üzerine konduğu kayalıktan kendini boşluğa bıraktı. Süzülerek sesin kaynağını araştırmaya başladı. Çok geçmeden de keskin gözleriyle aradığını buldu.
Dişi bir kartal yerde çırpınıp duruyordu. Ayağı bir yere sıkışmış olmalıydı. Ayağını kurtarıp da havalanamıyordu bir türlü. Üzerinde bir kaç tur attı. Dişinin çığlıkları haricinde garip bir şey görememişti. Tehlike olsa dişi kartal başka türlü bağırırdı. Oysa kendisini kurtarmasını ister gibi bağırıyordu. Süzülerek, hemen yanındaki kayaya kondu. Dişi kartalın ayağının nereye sıkıştığını anlamaya çalışıyordu. Bu arada dişi kartalın çok genç olduğunu gördü. Bir gariplik vardı. Sanki rüzgâr tüyleri arasında yeterince dolaşmamıştı.
Rüzgâr, yeterince değil hiç dolaşmamıştı tüylerinde. Daha uçmayı öğrenemeden, en büyük zevki yüksek dağlara tırmanmak olan bir dağcı tarafından yuvasından alınmıştı. Dağcının tırmanma zevkini tatmin etmesi için bol zamana ihtiyacı vardı. Bu zamanı harcarken para da kazanmalıydı. Avcılar kartal yavrularına iyi para veriyorlardı. Dişi kartal avcılar arasında hep kafeste kapalı kaldı. Gözü hep uçan hemcinslerini görmek için göğü tarardı. Birisinin onu kurtarmasını umardı. Uçan erkek kartalı gördüğünde ise sadece ağzından bir yalvarma çığlığı çıktı. Kartallar uçmak için yaratılmıştı, kafese kapatılmak için değil.
Erkek kartal, tehlike olmadığı kanaatine, olması gerektiğinden çabuk vardı. Dişi kartal yardım istiyordu. Yanına geldi. Ayağının nereye takılı olduğunu görmek istiyordu. Güçlü gagasıyla kopartamasın diye dişi kartalın ayağı, metal bir telle bağlanmıştı. Metal telin öbür ucu ise yere çakılmış sağlam bir kazıktaydı. Kurtulmasına imkân yoktu. Erkek kartal, bu durumun doğal olmadığını hemen anladı. Kaçmalıydı, tüm gücüyle kanat çırptı ama aniden göğsüne saplanan bir ok ile takati kesiliverdi. Gökyüzüne son bir defa daha baktı. Artık yükseklere uçamayacağını anlamıştı.
Avcılar saklandıkları yerden çıktılar. Sabırlarının ödüllerini almışlardı. Yağlı müşterileri, onlar kadar sabırlı olamamış, az daha erkek kartala yerlerini belli edecekti. Üstelik okun fırlamasına neden olan tetiği çekmekte gecikmişti. Alt tarafı destekli bir atış yapacaktı. İçlerinde patron olan avcı müşterisinin sırtını sıvazladı.
-Vay be gerçekten iyi av. Ne zamandır buralarda bu kadar büyük bir kartal avlanmamıştı. Bir tanıdığım var, kuşların içini dolduruyor. Bu büyüklükteki bir kartalı duvarında görmek isteyen çok kişi var. Tüm dostlarınız hasetlerinden çatlayacaklar.
Göklerin kralı, amatör bir avcının tüm dostları hasetlerinden çatlasın diye avlanmıştı. Alper, göğsünü sıvazlayarak kendine geldi. Biraz önce göğsü rüzgârın varlığını hissederken, şimdi okun acısıyla yanıyordu. Kalbi nefretle doldu. Bir canlının hayatını almak, bu kadar basit bir nedene bağlı olabilir miydi? Çitanın, impalayı avlamasına hiç kızmamıştı. Ama kartalın ölümü böyle değildi. Kendini toplayıp, önünde hâlâ değişen imgelere bakmaya başladı.
Avcının yardımcılarından biri, dişi kartalı ayaklarından ve kanatlarından sıkıca tutup bağlı olduğu yerden kurtardı. Ancak affedilmez bir hata yapmıştı. Vahşi kuşların kafaları örtülmeden elle tutulması sakıncalı olabilirdi.
Alper, tüm gücüyle bağırdı: “Gagala!” Dişi kartal sanki bu emri duymuştu. Kendisine saygısızca bakan gözleri gördü. Ondan nefret ediyordu. Büyük bir çaba sarf ederek, kendisini tutan ellerden kendini kurtarabildiği kadarıyla gagasıyla adamın gözüne vurdu.
Göz kartalın gagasında sarkıyordu. Adam kartalı elinden bırakıp, elini gözünün olması gerektiği yere bastırdı. Dişi kartal, adamın elinden kurtulunca uçmaya çalıştı. Ama hiç uçmamıştı ki. Bir kaç kayaya çarptı. Ama özgürlük gibisi yoktu. Başarmalıydı, her düşüşü daha uzak mesafede oluyordu. Özgürlüğün tadını bir kere almıştı. Masmavi gökyüzü, erişilmez dağlar onu bekliyordu.
...
Maalesef gerisini öğrenmek için kitabı satın almanız gerekiyor. |