 |
ÖNSÖZ
Yeni bir roman yazmaya karar verdiğimde elimde üç ayrı konu ve biriktirdiğim çalışmalarım vardı. Benim için üçünü de hayata geçirmek çok önemliydi. Sonuçta, yazarın serbestçe kurgu yapma özgürlüğü içerisinde, üç ayrı projeyi tek bir romanda birleştirdim. Böylece hem içimde bir ukde kalmamıştı, hem de ortaya akıcı bir roman çıkarabilmem mümkün olmuştu.
Özellikle tarihsel kişiler ve etkileri konusunda okuyana bir katkım olmasını hedefledim. Ancak özellikle dikkat ettiğim, objektif olarak romana bunları aktarabilmekti. Bu yüzden, ‘iyi’ karakterlerimin bir çoğu gerçek kişiler olurken, ‘kötü’ karakterlerimin tamamına yakını hayâliydi. Çünkü bir tarihçi değildim ve tarih bazen yazıldığı gibi olmayabiliyordu. Doğru bir kronolojik kurguyla romanı tamamladım. Okuyucu, bu kitabı okurken tarihin büyüsüne kapılabiliyorsa ne mutlu bana.
Yukarıda anlatmaya çalıştığıma en iyi örnek, Mustafa Ertuğrul Bey’dir. Mustafa Ertuğrul Bey’i yazma heyecanım dolayısıyla romanım Antalya’da başlar.
Beyaz Rus tabiri, Bolşevik ihtilâlinden sonra Rusya’dan kaçanların genel adı olmuştur. Bir dönem İstanbul yaşantısına renk kattıkları inkâr edilemez. Bu roman içerisinde, yaşanmış bir dramı okuyucuya aktarabilmek veya hatırlatabilmek de, romancılık hedefime fazlasıyla uygun düştü. İtiraf etmeliyim ki, Anastasya gibi bir roman kahramanı, olmazsa olmazlarımdandı.
Son olarak, bir dönemi yazdığım, daha doğrusu hayâlimi gerçekleştirdiğim için de fazlasıyla mutluyum. İstanbul’un işgali tarihimize fazlasıyla damgasını vurmuştu. İmparatorluğun başkenti, kalbi, beyni ele geçirilmişti. Kurtuluş savaşımızın coşkuyla başlamasına, belki de esarete verilen bu tepki neden olmuştur. Yine itiraf etmeliyim ki, bu süreçte aile büyüklerim de hasbelkader yer almıştır.
Şayet vakit ayırabilirseniz, roman bittikten sonra ‘SONSÖZ’ kısmını okuyunuz. En azından karakterlerin hangilerinin gerçek olduğunu, anlatılanların ne kadarının yazılı tarihle örtüştüğünü, kalanının ise romancının hayâl gücü olduğunu öğrenmiş olursunuz.
SONSÖZ
Bu roman için ‘SONSÖZ’ yazma isteğim, karakterleri tanıtmak ve tarihsel gerçekliklerin altını çizmek içindir.
Mustafa Ertuğrul Bey’i, THY’nin ‘SKYLIFE’ dergisinde tanıdım. Oldum olası mütevazı kahramanlardan etkilenmişimdir. Ancak yaptıkları mütevazılık sınırlarının çok üzerindeydi. O anda, bir romanımda bu gerçek kahramanı kullanma fikri kafamda beliriverdi. Ben de SKYLIFE’ın izinde giderek, Dr. Burhanettin Onat'ın anılarından derlenen 'Bir Zamanlar Antalya' adlı kitabı buldum. İlk kısmı o kitap sayesinde yazdım.
Romanımın tamamlanmasına az bir süre kala ise, Mustafa Ertuğrul Bey’i dört başı mamur anlatan başka bir kitabı tesadüfen gördüm. Tünel’e giderken sağ kolda, Denizler Kitabevi’nin vitrininde duruyordu. Haliyle hemen satın aldım. Sn. Mustafa Aydemir, ‘Ben Bir Türk Zabitiyim’ ismiyle derlediği bu kitapla doğrusu mükemmel bir iş başarmıştı.
Romanımın başlangıç kısmını tarihsel kronolojiden dolayı Mustafa Ertuğrul Bey’e ayırdım. Mısır’ın Gülü vapurunda geçen olaylar tamamen kurgudur. Kahramanlarımın Antalya’ya gelmeleri gerekiyordu ve haliyle iki kruvazörle karşılaşmaları da romanım için bir gereklilikti. İki kruvazörün batırılma hikâyesi ise tamamen gerçektir. Osman, Dayı Rıza ve Cemal karakterleri sadece roman kahramanıdır. Haliyle tüm diyaloglar, etkileşime girdikleri gerçek kişilerinki dahil kurgudur. Bu vesile ile romanda adı geçmeyen Antalya’lı Halil ve arkadaşını da anmak gerekir. Zira ikinci kruvazörün batırılmasında yelkenlinin içindeki iki kişi onlardır. Mustafa Ertuğrul Bey’i bir roman karakteri olarak olabildiğince az konuşturmaya çalıştım. Daha çok yaşananları anlattığımdan, belki romanın tekniği okuyucuyu tatmin etmemiş olabilir. Oysa hedeflediğim haddimi aşmamaktan ibaretti.
Kemal Bey karakterini yaratırken Kuşcubaşı Eşref Bey’den etkilendim. Maalesef romanımın kurgusu onun sürgünde olduğu dönemi kapsıyordu. Bu sebeple yerine ‘Kemal Bey’ doğdu.
Karakol Teşkilâtı’nın kuruluşu ve yok oluşu sürecinde kullanılan isimler gerçektir. Ama önsözde değindiğim gibi, Ali Sururi Bey gibi bir karakter, hayâl kahramanı olmak zorundaydı.
Doktor Ali Galip Bey benim dedemdi, Latif ise babam. Yaşları sizi yanıltmasın, ortalama ömürleri bir asrı buldu. Darısı başımıza. Dedem, gerçekten Teşkilât-ı Mahsûsa için çalışmış. Aynı dönemde Kadıköy ve Moda’da doktorluk yapmış. Babam ise gerçekten silah kaçırılması faaliyetinde bulunmuş. Gerisi benim katkım.
Bu arada İçerenköy’deki çiftlik doğrudur. Her ne kadar çiftlik hali kalmasa da, ben orada büyüdüm. Yine şaraphane, kaçakçı Rum eşkiyalar da gerçek. Şişko Yorgo kötü kahramandı, haliyle hayâl dünyasından çıkıp geldi. Ama tek gerçek kötü kahramanım Sarafin’dir. 1923 yılında Kadıköy’de bir polis komiseri tarafından yakalandı. Hani ‘onu niye öldürmedin veya Arnavut Necip ile yüzleştirmedin?’ derseniz, bu tarihe aykırı olurdu.
Arnavut Necip, gerçekte de dedemle birlikte İçerenköy’deki çiftlikteydi. Ailemden nasıl ayrıldığını öğrenemedim. Bir çok diyalog anekdotlara dayanır.
Pera’da adı geçen tüm mekânlar gerçektir. Size, onların bir zamanlar var olduğunu, belki de hâlâ durduğunu aktarmak istedim.
Tek gerçek Rus kahraman, Grande Düşes Gagarina’dır. Rus mülteciler için tüm varlığıyla çalışmıştır.
Tek gerçek Fransız ise Madam Vera Dumesnil’dir. Anılarını yazdığı bir kitaba sahibim.
Son gerçek kahramanım olarak, Topkapılı Cambaz Mehmet Efendi’yi bıraktım. Onun için yazdıklarımın eksiği vardır, fazlası yoktur. Benim için en az Mustafa Ertuğrul Bey kadar önemlidir. Ortak özellikleri, bunca şeyi başarmalarına rağmen her zaman mütevazı kalmalarıdır. Belki bir başka romanımda da karşınıza çıkar.
Osman karakterini bir İstanbullu’nun özelliklerine göre yarattım. Bitirim İstanbullulara örnek ise Dayı Rıza oldu. Sonuçta ben de bir İstanbulluyum.
Anastasya tartışmalı bir kahramandır. Çünkü malumunuz, son Rus Çar’ının katliamdan kurtulan tek kızı olarak bir çok hikâyesi yapıldı. Gerçi fiziksel özellikleri çok farklıydı ama, burada romancının kurgu özgürlüğünü kullandım. Bence hoş bir kahraman da oldu. Neyse ki Düşes’in torunu olarak lanse ettiğimden, yazılı tarihin yükümlülüğünden kurtulmuş oldum.
Özellikle ‘kötü’ olarak tasnifleyebileceğimiz kalan karakterler hayâli kahramanlardır. İsim benzerlikleri varsa, tamamen tesadüftür. Ancak ikincil roldeki bir çok karakteri de gerçek kişilerden seçtim. Sanırım onları hatırlayanlar bana kızmayacaklardır.
Dilimiz sürçtüyse affola...
Kitaptan alıntılar...
Mısır’ın Gülü
Mısır’ın Gülü vapuru, Hayfa limanından üç gün önce ayrılmıştı. Resmi evraklarda güzergâhı Kıbrıs’ın Limasol limanı olarak görülüyordu. Bayrak direğindeki Büyük Britanya bayrağı haricinde, gemideki hiç bir şey İngilizlere ait değildi. Geminin bu bayrağı taşımasının nedeni, Mısır’da faaliyet gösteren bir armatörlük şirketinin ticari manevrasından ibaretti. Savaş yıllarında bu bayrak her limanda galip devletin prestijini kullanmasını sağlıyordu. Şirket, savaş yüzünden iş bulamayan bu vapuru iyi şartlarla kiralamıştı. Ancak gemi kaptanının bağımsız iş yapmasını da engelleyememişlerdi.
1917 yılının son ayına girildiğinde artık Akdeniz’de Osmanlı Donanmasına ait bir gemi yüzemediği gibi, güçlü müttefikleri Almanlar dahi Akdeniz’in bu bölgesine gemi sokamıyordu. İşte bu rahatlık içerisinde ve mevsim fırtınalarının koruması altında, Büyük Britanya bayraklı Mısır’ın Gülü vapuru, Kıbrıs’ın açığından geçerek rotasını Antalya limanına doğru çevirdi. Gemidekiler bir an önce Anadolu topraklarına ayak basmak istiyorlardı. İstanbul’a yakınlaşmak adına, Ege’ye veya daha yakına kadar deniz yolculuğunu uzatmayı bir an bile düşünmemişlerdi. Zira Ege denizi çok daha fazla denetime tabiiydi. Gemi yolcuları bu riski göze alamayacak kişilerden oluşmuştu.
Mısır’ın Gülü vapurunun Kaptanı Ahmed Reşid isimli bir Araptı. Başına kirden rengi değişmiş bir fes geçirmişti. Fesin hemen altında görülen iri kapkara gözlerinde endişe okunuyordu. Tombul yüzünü basan terden kurtulmak için, fesinden de kirli gözüken bir mendil ile yüzünü sıkça silip duruyordu. Vapur görünümü oldukça eski olmasına rağmen, on milin üzerinde bir süratle gidebiliyordu.
Kaptan Ahmed Reşid, bir an önce yükünden ve yolcularından kurtulmak istiyordu. Çok yıllar Osmanlılar için çalışmıştı ama artık devir değişmişti. Oldukça kaba bir şekilde eski bir takım hesaplar hatırlatılmasa ve yüklüce bir altın ödenmese hiç bu işe girişmezdi. Bir kaç kez ihanet etmeyi düşünmüştü. Yanına bir bahriye subayı diktiklerinden, buna fırsat bulamamıştı. Adının Osman olduğunu söylemesi dışında kendisiyle hiç bir şey konuşmamıştı. Sadece harita ve pusulayla ilgileniyor, rotanın değişmemesi için kaptan köşkünden bir an bile ayrılmıyordu. Osman, tam iki gündür kaptan köşkündeydi. Gizlenmelerine, aynı zamanda gecikmelerine neden olan fırtına esnasında bile bulunduğu yeri terk etmemişti.
Kaptan köşkünün tavanına yandan bir merdivenle çıkılıyordu. Burada bir gözcünün ayakta denize düşmeden duracağı bir sahanlık vardı. Osman, Mısırlı Araplara güvenmemiş, vapura kendi zoruyla aldırdığı çocukluk arkadaşı Dayı Rıza’yı gözcü olarak buraya dikmişti. Deniz iri dalgalıydı. Hava tamamen kapalı, görüş oldukça zayıftı. Akdeniz, sanki gri bir yorganla örtülmüş gibiydi.
Dayı Rıza’nın çöl gecelerinin soğuğuna karşı yapılmış asker kaputu, sert rüzgârın denizden getirdiği nemden dolayı sırılsıklam olmuştu. İnatla elindeki dürbünü bırakmıyordu. Bir an önce Anadolu topraklarını görmek için sürekli ufku gözetliyordu. Osman ona önemli bir görev vermişti, katiyen görevini bırakamazdı.
Dayı Rıza, çocukluk arkadaşı Osman’ı bir gün ansızın karşısında görene kadar, binlerce şehidin verildiği uğursuz çölden kurtulamayacağını sanıyordu. Osman’ın zoruyla gemiye alınmıştı ama kendisi de birini peşine takmıştı. Kendi birliği yok edildiğinde, Arnavut Taburu’na sığınmıştı. Arnavutlar, Araplara karşı son derece kuvvetli direnç göstermişler, ayakta kalabilen tek birlik unvanını almışlardı. Anadolu Memedi, kardeş bildiği Araplara karşı savaşmakta zorlanıyordu. Arapların içine İngilizler tarafından ekilen kin ve nefret tohumları, pek din kardeşliği dinlemiyordu. Oysa Arnavutların böyle bir zaafiyeti yoktu. Dayı Rıza, bozguna uğramadan geri çekilebilen Arnavut taburu ile birlikte, Hayfa’ya ulaşmıştı. Neyse ki İngilizler, Suriye’ye doğru Türk Ordusu’nun peşinden gitmek yerine Kudüs’ün işgali için yönlerini değiştirmişlerdi. İngiliz yanlısı Araplar, Arnavut taburunun gaddarlığını bildiklerinden pek yollarına çıkmamışlardı.
Hayfa limanını ablukaya alan İngiliz gemileri ise, Kudüs’ü işgal etmeye hazırlanan kara birliklerine destek verebilmek ve mühimmat taşıyan şileplerin güvenliğini sağlamak amacıyla daha güneyde görev yapmaya başlamışlardı. Liman eğer gemi bulunursa kaçmak için elverişliydi.
Kemal Bey ile Hayfa’da buluşan Osman, getirdiği altınları da kullanarak, Kemal Bey’in eskiden beridir kaptanını tanıdığı Mısır’ın Gülü vapurunu ayarladılar. Kaptan biraz zor kullanarak da olsa ikna edilmişti. Daha doğrusu altın ve kaba kuvvet aynı derecede rol oynamıştı. Ancak Arnavut taburundan eli silah tutan ve yürüyebilen hiç kimse gemiye binmedi. Tabur’un komutanları, birliği oluşturan Arnavutlarla baş edebilecek yapıda, sert mizaçlı askerlerden seçilmişti. Yaşanan zor koşullara rağmen yine de hepsi tam anlamıyla vatanseverdiler. İstanbul’dan bir kaç gün önce gelen Osman, yanında Harbiye Nezaretinin emirlerini de getirmişti. Geride kalan tüm sağlam askerler, bir birlik oluşturup olabildiğince çabuk ve düzenli bir şekilde Halep’te bulunan 7.Ordu’ya katılacaklardı. İngilizler Kudüs’te işlerini bitirince yönlerini Suriye’ye çevireceklerdi. Bu emri alan komutanlar bir an bile duraksamadılar. Şehri karış karış tarayıp, askerin yola çıkması için gerekli her şeyi tedarik ettiler.
Dayı Rıza, denizi çok severdi. Hele yolu kısaltacak her türlü çareye mizaç olarak yatkındı. Denizden gitme imkânı onun için kaçırılmayacak bir fırsattı. Moda sahillerinden birlikte yelken bastıkları, çeşitli kürek yarışlarında derece aldıkları mahalle arkadaşı Osman, kendisini kıracak değildi ya. Ancak Dayı Rıza’nın gemiye alınması o kadar da kolay olmadı. Üstelik bir de peşine Arnavut asker kaçağı takmıştı.
Osman, adı Necip olan asker kaçağını gemiye alamayacaklarını ısrarla söylese de, Dayı Rıza son kozunu oynayıp, çocukluk ve gençlik anılarını hatırlattı. Dayı lakabını onun taktığını, hatta kendisini öz kardeşinden bile çok sevdiğini söyledi. Necip onun hayatını kurtarmıştı ve ona bir can borcu vardı. Osman çaresiz ikisini alıp Kemal Bey’in karşısına çıkarmıştı.
Osman’ın buraya geliş nedeni olan Kemal Bey, Teşkilât-ı Mahsûsa’nın Arabistan sorumlularındandı. Hayfa’ya sıkışıp kalmıştı. Elindeki çok önemli evraklar ve edindiği bilgilerle bir an önce İstanbul’a ulaşmalıydı. Bu deniz yoluyla mümkün olacağından, deniz üsteğmeni (mülazım) olan ve gözü pekliği ile tanınan Osman, bu görev için seçilmiş, Fransız bir tüccar kılığında Hayfa limanına ulaştırılmıştı.
Kemal Bey, tüm Osmanlı gizli evraklarını tahta kutular içine yerleştirmişti. Amiri Kuşcubaşı Eşref Bey’in yakalanmasından hemen önce kendisine emanet ettiği İngilizlerin casusluk faaliyetleri ile ilgili önemli dokümanları ise koynunda saklamıştı. Tüm bu değerli emaneti İstanbul’a yetiştirmek için fazlasıyla sabırsızlanıyordu. Kemal Bey’in ömrü, casusluğun kaypak ve ihanetle dolu yıllarıyla geçmişti. Kalbi nasır tutmuş, iyi tanımadığı insanlara bakışı hep ölçülü olmuştu. Osman’ı İstanbul’dan az çok hatırlıyordu. Bahriyeliler, genelde ölçülü ve nazik davranışlı olmalarına rağmen, Osman fazlasıyla başına buyruk ve gözü pekti. Yapılanmasını şartlar ne olursa olsun sürdüren Teşkilât-ı Mahsûsa, ordu ve donanma içerisinde böylesine meziyetlere sahip kişileri yanına çekmeye çalışıyordu. Osman’ın kendisinin İstanbul’a dönmesine yardımcı olması için gönderilmesine sevinmişti. Belki teşkilâta daha da ısınırdı. Oysa yanında getirdiği sonradan peydahlanmış, birbirlerinden garip iki asker kaçağını hiç gözü tutmamıştı.
Arnavut Necip tam bir bıçkındı. Yüzündeki bıçak yarası izi, bakışlarındaki sertlik, hiç de çöllerde edinilmiş gibi durmuyordu. Necip, çökük avurtlarına rağmen, iri kemikli, dev gibi biriydi. Kendisi de bu tip adamları çok kullanmıştı. Gözü kara, silah kullanmaktan çekinmeyen fedailer bir tek iş için kullanılırdı, adam öldürmek...
Diğeri daha az garipti. Osman’ın çocukluk arkadaşı olan Rıza; tıknaz, orta boylu, adeta güreşçi tipinde biriydi. Genç yaşına rağmen saçlarının çoğu beyazlamıştı. İlginç yeri gözleriydi. Biri diğerinden kısık duruyordu ve gözünü dikkatle bir yere diktiğinde, göz kırpmadan uzun süre durabiliyordu. Kemal Bey, yukarı kıvrık bıyığını burarak bir süre ikisini gözledi. Karşılarındakinin tıynetini anlayan Necip ve Rıza seslerini çıkaramadılar.
Kemal Bey, Osman’ın kefaretine ve ısrarlarına fazla dayanamadı. Kendisine teşkilâtta daha fazla sorumluluk vermekte tereddüt etmelerinin sebebi de buydu zaten. Osman, yakınlarına karşı fazla zayıftı. Oysa herkese kuşkuyla bakmak, en yakınlarından bile her şeyi gizlemek ve mesafe koymak, vazifelerinin vazgeçilmez düsturuydu.
Mısır’ın Gülü vapuru 1 Aralık 1917 tarihinde Hayfa’dan yola çıkmıştı. Dört bilindik yolcusunun yanı sıra, Suriye’yi yürüyerek aşamayacak altmış kadar hasta ve yaralı asker de vapura yerleştirilmişti. Kemal Bey, vazifesinin önemi bir yana, bu kadar kişiyi geride bırakmak istememişti. Vatanın selameti için, kendisininki dahil insan hayatının hiç bir ehemmiyeti yoktu. Fakat, yaralıları ve hastaları isyancı Arapların yoldan çıkmış merhametine bırakmaktansa, denizde şanslarını denemelerine fırsat vermek, vicdanını rahatlatmıştı. Yine de kendisinin ne dediğini anlayabilecek her hasta ve yaralıya, vatan için fedakârlık yapmaları gerekebileceğini hatırlatmadan edemedi. Şansları yaver gitmiş ve Büyük Britanya bayraklı gemilerinin yolu hiç kesilmemişti. Artık güzelim Anadolu topraklarına iyice yaklaşmışlardı.
Gökyüzü griden mora dönmüş, denizi de kendi rengine çevirmişti. Denizin, üzerinde insanoğlunu istemediği günlerden biriydi. Dayı Rıza, Anadolu’nun olması gerektiği istikamete bakıyordu. Bir an inisiyatifi olarak dürbününü geminin sancak istikametine çevirdi. Gözlerine inanamadı. Üzerlerine son sürat bir gemi geliyordu. Geminin niyeti hiç de iyiye benzemiyordu. Osman’a bağırıp ikaz etmeye çalıştı, sesini duyuramayınca merdivenlere atıldı. Nemden ağırlaşmış asker kaputu hızını kesiyordu. Top güllesi gibi kaptan köşküne daldı. Soğuktan katılaşmış çenesini açıp zor konuşabildi.
-Osman!.. Osman, üzerimize sancak yönünden bir gemi geliyor. İyi göremedim ama, bir savaş gemisi olabilir.
Osman, karşılık bile vermedi. Kaptan köşkünde bulunan ikinci dürbünü kapıp derhal dışarı çıktı. Dayı Rıza peşinden gitti. Daha merdivenleri tırmanamamışken, Osman aşağı bağırdı. “Dayı! Kemal Bey’e haber ver. Üzerimize bir Fransız kruvazörü geliyor.”
Dayı Rıza ile Kemal Bey çok kısa bir zamanda geri döndüler. Kemal Bey derhal otoriteyi ele aldı. Osman’a durumlarını ve Fransızların ne kadar zamanda kendilerini yakalayabileceklerini sordu. Rıza’yı yukarıda bırakarak kaptan köşküne döndüler.
Osman, Kaptan’a hızlı hareket etmelerini söylemeye çalışıyor, Kaptan Ahmed Reşid ise elimden bu kadar gelir gibilerinden bir şeyler mırıldanıyordu. Kemal Bey’in yakışıklı yüzü bir anda değişti. Gözlerini iri iri açtı ve korkunç bir yüz ifadesiyle belinden parabellumu çekip kaptanın gırtlağına dayadı.
-Ulan deyyus, ben senin ciğerini bilirim. Sen de beni bilirsin. Elinden geleni yapmazsan önce senin beş para etmez canını alırım.
Tehdit işe yaradı. Kaptan, makine dairesiyle haberleşmeye yarayan boruyu üfleyerek çarkçıyı ikaz etti. Hızlı hızlı Arapça bir kaç talimat verdi ve az sonra geminin motorlarının uğultusu arttı. Tam bu anda Rıza içeri daldı. Yine kekeleyerek konuşabildi. “Kara… kara göründü… Fransızlar bizi yakalayamadı…”
Sözünü bitiremedi, geminin sol ön tarafından büyük bir gürültü çıktı. Ardından alevler göründü. İlk önce Osman kendini toparladı.
-Olamaz! Fransız kruvazörü öbür tarafta. Bu ne olabilir ki?
Hep birlikte dışarı fırladılar, görüş mesafelerinde ikinci bir kruvazör belirmişti. Üstelik oldukça da kendilerine yakındı. Dolayısıyla toplarının atış menziline girmişlerdi. Fransızların, Büyük Britanya bayrağına pek saygıları yoktu. Ardı ardına toplarını ateşliyorlardı. Bir top mermisi daha geminin su seviyesinin hemen üstüne isabet etti. Ölümcül bir yara almışlardı. Osman durumu fark ettiğinden, bir kaç kelime ile Kemal Bey’i bilgilendirdi.
Kemal Bey, Dayı Rıza’yı yanına çağırdı. Talimatlarını ardı ardına sıraladı.
-Derhal eli ayağı sağlam olan bir kaç kişi bul. Kamaramdaki tahta sandıkları arkadaki tahlisiye sandallarına yükle. Hasta ve yaralıları başlarının çarelerine bakması için uyar. Biz gemiyi biraz daha yüzdürüp karaya yaklaştırmaya çalışacağız. Bu paragöz Arabı yalnız bırakmaya gelmez. Her an sandalı denize indirecek gibi hazır olun.
Dayı Rıza’yı adeta arkasından iterek uzaklaştırdı. Kendisi de Osman’la birlikte Kaptanın başına dikildiler. Kara, görüş mesafesinin biraz da iyileşmesiyle oldukça yakın görünüyordu.
Top mermisi bu kez tam önlerine düştü. Kaptan köşkü bir anda darmadağın oldu. Kemal Bey, şoktan kendisini zor kurtarabildi. Alnı acıyordu, elini attığında ufak bir kesikten başka bir şey olmadığını anladı. Daha kötüsü, Kaptan ve Osman yere serilmişlerdi. Osman’ın üzerine düşmüş olan Kaptan’ı sürükleyerek kenara çekti. Tecrübeli elleriyle Osman’ın nabzını kontrol etti. Hızlı sayılabilecek bir şekilde atıyordu. Alnından hafifçe kan geliyordu. Bayılmış olduğuna kanaat getirip, beklenmeyecek bir kolaylıkla Osman’ı omzuna yükledi. Osman, Kemal Bey’den bir baş daha uzundu zira.
Dayı Rıza, hasta ve yaralılar içerisinde ayağa kalkabilen bir tek kişi bulabildi. Rengi bembeyaz, zayıf mı zayıf biriydi bu. Üstelik bir yerlerden de kendisini tanıyordu. Zavallıcığı çeke çeke Kemal Bey’in kamarasına götürdü. Necip onları orada bekliyordu. Neyse ki sandığı hasta askerin kucağına verdiklerinde, yere yıkılmadan taşıyabildi. Maalesef işe yarar bir tek tahlisiye sandalı vardı. Bir kaç gidip gelmeden sonra, sandıkları bitirebildiler. En son sandığı yüklediklerinde, sırtında Osman’ı taşıyan Kemal Bey göründü. Dayı Rıza, arkadaşının o halini görünce atılıp Kemal Bey’e yardım etti. Osman’ı sandala yatırdılar. Dayı Rıza, soluk benizli yardımcısını da ensesinden tutarak sandala itekledi. Kemal Bey’in de binmesini işaret ederek, Necip ile birlikte iki koldan bocurgatların da yardımıyla sandalı çözüp denize indirdiler. Dayı Rıza, denizcilikteki tecrübesi nedeniyle, sandala nasıl ineceğini Necip’e önden giderek gösterdi.
Mısır’ın Gülü vapuru, tehlikeli derecede yana yatmıştı ve her an batabilirdi. Üstelik, Fransızlar talim yapar gibi sürekli top ateşini sürdürüyorlardı. Maalesef tayfalar dahil kimse denize bile atlayamadı. Küçücük tahlisiye sandalında bir ölüm kalım savaşı başlamıştı. Dayı Rıza güçlü kollarıyla kürek çekerek sandalı batan geminin anaforundan kurtarmaya çalışıyordu.
Bu arada Osman kendine gelmişti. Şaşkınlıkla batan gemiye baktı, olanları anlayınca acıyla haykırdı. Geminin artık bacası suya gömülüyordu ve kendilerinden başka suyun üzerinde kimse yoktu.
Kruvazörler artık o kadar yaklaşmışlardı ki, isimleri okunabiliyordu. Kendilerini batıran kruvazörün ismi ‘Paris II’ idi. İlk gördükleri ve sonradan diğerinin yanına gelenin ismi ise ‘Alexandrea’ idi. Ne acıdır ki Osman, I.Dünya Savaşı’nın öncesinde Fransa’ya eğitime gittiğinde “Balta Kafa” tabir edilen bu tip bir kruvazörde eğitim görmüştü. Fransızlar, sömürgelerinde karakol görevinin yanı sıra, ikmal faaliyetlerini bu tip gemilerle yapmaktaydılar.
Bir an kendi hayatlarını kurtarmaları gerektiğini unuttular. Altmış çaresiz insan, boğulup gitmişti. Hasta ve yaralılara bir şans vermek isteyen Kemal Bey, bilmeden onları tabutlarına bindirmişti. İçinden yemin etti, mutlaka bunun öcünü alacaktı. Aynı anda Osman da benzer yemini ediyordu.
İlk kendini toparlayan Dayı Rıza oldu. Küreklere asılmaya başladı. Dalgalı denizde istiap haddini aşmış küçücük bir sandalın batmadan su üstünde durması bir mucizeydi. Kendilerini fark eden Fransızlar, bir manevrayla sandalı ortalarına aldılar. Küpeşteye yaslanmış Fransız denizciler sandaldakilerin kimler olduklarını anlamaya çalışıyorlardı. Megafonla Fransızca bağırıp, yanaşmalarını emrettiler. Sandaldakilerin hiç biri kulak asmadı. Dayı Rıza hala kürek çekiyor, diğerleri ise umutla hayli yaklaşan karaya gözlerini dikmiş dua ediyorlardı. Aynı zamanda da sandalın dengesini korumak için azami dikkat harcamaları gerekiyordu.
Kemal Bey, öfkeyle söylendi. “Eyvah! Makineli tüfek monte ediyorlar, işimiz bitti.” Dayı Rıza göz ucuyla baktı ama, bir an bile kürekleri çekmeyi bırakmadı. Osman ise arkadaşını gayrete getiriyordu. “Hadi Dayı asıl küreklere, bizi daha önce kimse yakalayamadı, bunlar mı yakalayacak!” İlk makineli tüfek mermileri, bir metre gerilerine düştü. Uyarı ateşi olmalıydı. Kemal Bey elini beline atıp, parabellumu çıkardı. Dizini sandalın tahtasına dayayıp dengesini kurdu. İki eliyle silahını doğrultup bir nara patlattı.
“Bre kaltabanlar!!! Karşınızda ördek mi var sanırsınız da ateş edip durursunuz. Nerede gördünüz elimizin armut topladığını...”
Türkçe söylenen bu sözler Fransız kruvazörüne ulaşmadı. Atılan mermilerden biri de ulaşmadı. Ama Fransız gemiciler kendilerine ateş edildiğini ve sandaldakilerin teslim olmayacaklarını anlamışlardı. Makineli tüfeğin başındaki Fransız gemici, bu kahramanca karşı çıkışı izledi. Parmağı tetiğe gidememişti. Bir anlık bu duraklama tarihi değiştirdi.
Mülazım (üsteğmen) Mustafa Ertuğrul Bey, dört adet toptan müteşekkil cebel bataryasının (dağ topu bataryası) başındaydı. Antalya falezlerinin üzerinde sabahın erken saatinde içtima yapmıştı. Günün ilerleyen saatlerine kadar sürecek eğitim ve top bakımı bir gün dahi ihmal edilmemişti. 8.8’lik Erhard toplar neredeyse ilk günkü yenilikte parlayıp duruyorlardı. Ertuğrul Bey’in titizliği bataryadaki diğer askerlere de sirayet etmişti. Topları bir kaç kez esaslı şekilde kullanmışlar, haricinde ise muhtemel işgal anında ellerinden geleni yapmak için hazır durumda bekliyorlardı.
Ertuğrul Bey’in kibar ve barışçı görünümünün ardında, deli dolu atan bir yüreği vardı. Tüm cephelerde savaş son süratiyle devam ederken, kendisini burada faydasız olarak görüyordu. Sakin bir sabah yaşanıyordu. Bu sakinlik rüzgârın şiddetli bir şekilde denizden karaya doğru esmesiyle bozuldu. Uzaktan top sesleri geliyordu. Derhal kulak kesilip beklediler. Denizde bir şeyler oluyordu.
Dürbünü eline alan Ertuğrul Bey, denizi dikkatli bir şekilde taradı. Ağzı şaşkınlıktan açık kaldı. Antalya kıyılarına bela olan kruvazörlerden biri, yarı yarıya batmış bir gemiye ateş ediyordu. Yardım etmek için artık çok geçti. Gemi gözlerinin önünde kısa bir süre sonra battı. Derken görüş mesafelerine ikinci kruvazör de girdi. Nedense bölgeden ayrılmıyorlardı. Bir gariplik vardı. Kruvazörler paralel olarak duruyorlar ve sanki bir şey arıyorlardı. Dürbününü iyice ayarladı. Soluğu kesildi. Dalgaların yükseğe çıkardığı bir sandalı son anda fark etmişti.
Çavuşunu yanına çağırdı. Mesafeyi birlikte hesaplamaya çalıştılar. Barut hakkının fazla olduğu mermilerden seçerek hedefe ulaştırabilecekleri görülüyordu. Bu mesafede ve hava şartlarında kruvazörlere kesin isabetler sağlamak oldukça zordu. Ancak, şaşırtma ve korkutma avantajlarını kullanacaklardı.
Kemal Bey, makineli tüfeğin başındaki denizcinin nişan pozisyonunu değiştirmesinden üzerlerine ateş edeceğini anladı. Gür ve kendinden emin bir sesle konuştu.
-Arkadaşlar, hakkınızı helâl edin. Ancak hepimiz vatan için buradayız, hakkımız da canımız da vatana feda olsun!
Bunu söyler söylemez, kaputunun cebinden bir el bombası çıkardı. Pim telini çekti ama tetik mekanizmasını elinden bırakmadı. Osman sorgular gözle ona baktı. Kemal Bey, önce vazifemiz der gibilerinden bir kaş işareti yaptı.
-Osman Bey, bizi vuracaklar. Biz vurulup da sandal batmaz ise önlem almak lazım. Buradaki evraklar çok önemli. Düşmanın eline geçmemeli.
Sözünü bitirmişti ki, elli-altmış metre kadar önlerinde önce bir tıslama ardından, denizin içinde patlama ve suların havalanışını gördüler.
Alexandrea kruvazörünün kaptanı Türk topçusunun maharetini, ateş altında bizzat kalarak gayet iyi öğrenmişti. Hiç duraksamadan makine dairesine ve dümenciye emir verdi. “Dümeni iskele istikametine kır, tam yol ileri!”
Paris II’nin kaptanı, top ateşinin akabinde Alexandrea’nın tam yol kaçışını görünce fazla tereddüt yaşamadı. Öncelikle gemilerin güvenliği gelirdi. Paris II’de sancağa dümen kırıp tam yol bölgeden uzaklaştı.
Gemiler uzaklaşınca top ateşi kesildi. Sandaldakiler gelişmelerin hızı karşısında şaşkın bir şekilde yerlerine çöküp kalmışlardı. Dayı Rıza kürek çekmeyi bırakmış, ağzı çarpılmış bir şekilde kruvazörlerin arkasından bakıyordu. İlk konuşan Kemal Bey oldu. “Kurtulduk!” Dayı Rıza önce Kemal Bey’in yüzüne sonra eline baktı. Yutkunarak konuştu; “Şey, Kemal Bey… Elinizdekinden de kurtulsanız…” Kemal Bey, gülümsedi, acelen nedir der gibilerinden bir işaret yaptı. El bombasını ileri doğru fırlattı. Bomba denize düşerken patladı.
Pera - Tarabya
Ali Sururi Bey, Ankara’nın kendisine güven duymasından oldukça memnundu. Üstelik Osman önceden de tanıdığı, kendisine göre oldukça toy biriydi. Silah alımında Osman’ı sorumlu yapmalarına önce bozulmuştu. Fakat verdikleri görev Osman’a göz kulak olup gerekli bağlantıları kurmak olunca rahatlamıştı. Bağlantı kurmak en iyi yaptığı işti.
Tarlabaşı Caddesi’nden geçip Tiyatro sokağına girdiler. Her ikisi de günün modasına uygun giyinmişler, etrafa tasasız bir hava saçıyorlardı. Osman artık daha rahat davranabiliyordu. Üzerine çakal postu giymişti. Gereksiz kükremek faydadan çok zarar getiriyordu.
Akşam Tokatlıyan Oteli’nin barında bir Rus silah satıcısıyla görüşeceklerdi. Ankara, Rus malı toplar için kama siparişi vermişti. Zaman geçirmek için bu aralar Paris’te örneği bulunan modern kahvehanelerden iyisi yoktu. Cam önüne oturdular. Niyetleri birer kahve içmekti. Akşamüstü piyasa vaktiydi. Özellikle etrafa renk getiren güzel Beyaz Rus hanımlarının da katkısıyla, zengin bir kalabalık çevreye yayılmıştı. Havanın kapalı olması, az sonra yağmaya başlayacak yağmur kimsenin umurunda değildi. Klasik Türk kahvehanelerinde rastlanılmayan bir laternacı, ahenkle kolu çeviriyor ve sohbetlere müziği de katıyordu. Rus kadınlarına özenip süslenmiş bir Çingene kadın, kokulu nergisleri her masaya satmaya çalışıyordu.
Ali Sururi Bey parmağındaki kalın yüzüğünü kullanıp camı sertçe tıklatmaya başladı. Dikkatini içeriye vermiş olan Osman irkilmeden edemedi. Ali Sururi Bey dışarıdaki birilerine içeri girmelerini işaret ediyordu. Kapı açıldı, içeriye iki Haraşo girdi. Kısacık saçlı, yüzleri derin gülümsemeyle kaplı Beyaz Rus hanımlar, boyunlarına bağlı tepsilerde içki ve bardaklarını taşıyorlardı. Şişelerin arkasından görünen derin göğüs dekoltesi ister istemez ilgiyi hep ellerindeki tepsiye çekiyordu. Fırfırlı uzun eteklerinin müsaade ettiği kadarıyla uzatılan iskemlelere oturdular. Rus aksanıyla Türkçe konuşmaları kendilerine bakanların sayısını arttırıyordu. Arada bir şuh kahkahalar da işin tuzu biberi oluyordu.
Ali Sururi Bey tepsideki üç ayrı votka şişesini işaret ederek konuştu:
-Limonnaya, limondan; Wisnowska anlaşılacağı üzere vişne veya kirazdan yapılır. Sana bunları öneririm. Ben ise içinde karabiber olan Petrowskaya içeceğim.
Kadın bu cümleyi duyunca gereksiz bir kahkahanın ardından bardaklardan birine Petrowskaya diğerine Limonnaya koydu. Küçük bir bardakta üstü kapalı duran çekilmemiş karabiberi uzattı. Yüzünde muzip bir gülümseme vardı. Ali Sururi Bey tereddütsüz ağzına karabiberlerden iki tane attı. “Nazdarovya” diyerek votkadan bir yudum aldı. Kıtlama şekerle çay içer gibi votkayı biraz yanağında beklettikten sonra tadına vara vara yutuyordu. Kadınlar takdirle başlarını salladılar. Yan masadan bu olanları izleyenler haraşoları masalarına davet ettiler. Ali Sururi Bey boşalan kadehini doldurttuktan sonra kadının göğüslerinin arasına cömert bir bahşiş sıkıştırdı. İyiden iyiye keyfi yerine gelmişti. Osman kendini aşarak haraşolar hakkındaki açık saçık esprilere uydu. Votka onu da rahatlatmıştı.
Tokatlıyan Oteli’nin barı yağışlı havanın da etkisiyle tıka basa doluydu. Yer bulmak için beklemeleri gerekti. Osman’ın neşeli hali Ali Sururi Bey’in kuşkularını almıştı. Eğlenmeyi ve içmeyi bilmeyen adamın öncelikleri farklı olurdu. Rus silah tüccarı, masaya oturmalarından kısa bir süre sonra çıkageldi. Kısa bir tanışma faslından sonra haliyle hemen masaya votka şişesi geldi. Konuşurken gözleri dört bir yanı dolaşan silah tüccarı Rus’un ismi Dimitri Korsilov’du. Koca göbekli şık giyimli ve enteresan bıyıklı biriydi. Bıyıkları favoriyle birleşiyor, cebinden çıkardığı fildişi bir tarakla sık sık onları nedenli nedensiz tarıyordu.
Esas konuya girmeleri için şişenin yarısını geçmeleri gerekti. Top kamalarının Samsun limanına teslimi için istenen fiyatın yarısını teklif ettiler, sadece yüzde on indi. Demesine göre güzel votkanın hatırı olmasa bu bile olmayacaktı. Sonra Ali Sururi Bey’in gözlerini fal taşı gibi açacak cümle Osman’ın ağzından çıktı:
-Bizim yüzde on ne olacak peki?
Rus tüccar bir anda şaşaladı. Ali Sururi’nin yüzüne baktı. Ali Sururi bir baş işaretiyle onaylayınca Rus tüccar tereddüt etmeden kadehini kaldırdı.
-Size feda olsun yüzde on, nazdarovya!
Çakırkeyif bir şekilde kol kola Tokatlıyan’ın barından çıktıklarında, eski bir İstanbul türküsünü beraber söylüyorlardı. İstikamet Galata’da bulunan balozlardı. Zengin batının balo kavramı İstanbul yaşamına da girmişti. Her gelenin giremediği ihtişamlı salonun kapıları Ali Sururi Bey için ardına kadar açıldı. Osman doğru kişiyle birlikte olduğuna seviniyordu. Hedefine ulaşmaya çalışırken karşısına çıkacak kapıları açacak kilit, Ali Sururi Bey’di.
Cenevizli tüccarlardan kalmış tarihi ve ihtişamlı salon rengarenk süslenmişti. Moskova’da çok ünlü olan bir orkestra günün moda danslarını çalıyor, özellikle Ruslar pisti başkalarına bırakmıyordu. İkişer kişilik masaların ve locaların tamamı dolmuştu. Çakırkeyif sınırını aşmış iki Fransız tanıdığın masasına yanaştılar. Fransızlar konyak içtiklerinden masaya getirtilen votka epey bir muhabbet konusu oldu. Osman da dengesini kaybetmeye başlamıştı. Epeydir votka içiyorlardı ve alışık olmadığı alkol onu ele geçirmişti.
Muhabbeti koyulaştıran üçlünün yanından ayrılıp tuvaleti aramak için yalpalayarak ilerlediğinde, salon biten bir dansın sonunda, çiftleri tezahüratlarla alkışlıyordu. En çok alkışlanan, çift geri geri yürüyüp alkışlayanlara karşılık verdiklerinde,. Osman’ın önüne çıktılar. Çarpışma çok sert olmasa da Osman zaten dengesini zor sağladığından kıç üstü oturdu. Şaşkın şaşkın çevresine bakarken uzanan bir el onu ayağa kaldırdı. Prens Karyakin alayla yüzüne bakıyordu. Anastasya ile yeni bitirdikleri dans sonrası tebriklere cevap verirlerken Osman’a çarpmışlardı. Osman Anastasya’yı görünce ne söyleyeceğini şaşırdı. Ağzından çıkan cümle karşısındakilerin kahkahalarla gülmesini sağladı.
-Canınızı acıtmadım ya?
Prens Karyakin ise gülmesini yarıda keserek cevapladı:
-Bilakis sizin canınız acımış olmalı?
-Yoo sanırım dengemi kaybettim. Sizi görmek ne güzel matmazel...
Anastasya gülümsemesini yüzünde dondurarak sadece başını eğmekle yetindi. Rus seçkinlerinin bulunduğu locasına gitmek için ilerlediğinde hemen arkasında Prens Karyakin sırıtarak onu takip ediyordu. Osman öylece kalakalmıştı. Ali Sururi Bey’e haber vermeden balyozu terk ettiğinde, fiziken ve ruhen iyice çökmüştü.
Dimitri Korsilov bu aralar bolca bulunan Rus parasını veya Osmanlı Devleti’nin kağıt parasını kabul etmiyordu. Top kamaları için ödemeyi İngiliz parasıyla yaptılar. Kemal Bey parayı Osman’a teslim ederken alış-verişi belgeleyen bir evrak almasını söylemişti. Osman şaşırdı, kaçak silah parçaları için nasıl bir evrak üretilecekti acaba.
Dimitri Korsilov ‘Minks Trading Co’ yazan antetli bir kağıda yüzde on komisyon dahil teslim aldığı parayı yazıp eline verince şaşkınlığı daha da arttı.
Korsilov yanlarından ayrılınca Ali Sururi Bey, suskunluğunu bozdu ve pişkin pişkin sırıtarak konuştu.
-Azizim benim yüzde beşi hemen takdim edersen, bu akşam yapmaya söz verdiğim ödemelerimi yapabilirim.
Osman bir an durakladı. Komisyon hususunu bir türlü kendine yediremiyordu. Zor şartlarda bulunan parayı haksız bir kazanç için heba edecekti. İstemeye istemeye yüzde beşi çıkarıp verdi. Ali Sururi Bey cebine parayı koyup hemen vedalaşıp yanından ayrıldı.
Ruh sıkıntısı içinde hafifçe çiseleyen yağmura aldırmadan Grand Rue de Pera’da ilerliyordu. Taksim’e varmadan Fransız konsolosluğu önünde durdu. Arka kapısından girilen bir salonda sosyal faaliyetlerin yürütüldüğü birimler barınıyordu. Uğramayı düşündü, sonra vazgeçti. Bir kaç adım atmıştı ki koluna birisi girdi ve kendisini durdurdu. Madam Vera Dumesnil kaşlarını çatmış yüzüne bakıyordu.
-Kuzum Mösyö Osman, nerelere kayboldunuz. Size en çok ihtiyacım olduğu zamanda yoksunuz.
Osman ne söyleyeceğini şaşırdı. En yüksek kademede Fransız bağlantısı karşısında duruyordu ve mutlaka gönlünü almalıydı.
-Ahh Madam binlerce özür dilerim. Malumunuz aynı zamanda devlet memuruyum. Beni fazlasıyla koşturuyorlar.
-Aa ne demekmiş o? Kocama söylerim kim seni koşturuyorsa derhal ifadesini aldırır. Sen bana lazımsın. Yapmamız gereken çok önemli işlerimiz var.
-Hizmetinizdeyim Madam, yeter ki siz emredin.
Osman’ı kolundan tuttuğu gibi konsolosluğun arka kapısına doğru sürüklemeye başladı. Bu arada da durmadan konuşuyor ve yeni açılacak hastane ve aşevi için insanların ne kadar duyarsız davrandığından söz ediyordu. Bir kaç kere de İngiliz yüksek komiserine sövüp saydı. Küçük salonda dört adet masa vardı ama etrafına doluşmuş neredeyse yirmi kişi hep bir ağızdan konuşup birbirlerine hararetli bir şekilde bir şeyler anlatıyorlardı.
Tavanda bulunan elektrik ampulleri salonu gerektiği kadar aydınlatamıyordu. Madam Dumesnil, Osman’ı çekiştirip ikinci masanın başına getirdi. Bir kadın oturmuş, başında bulunan dört erkek ise aynı anda bir şeyler anlatmaya çalışıyorlardı. Konuşmalar Ruscaydı. Madam Dumesnil’i görünce birden sustular. Kenara çekilip masanın başını açtılar. Madam Dumesnil şen bir kahkaha atıp masadaki kişiye Osman’ı gösterdi.
-Bak tatlım sana yardımcı olarak en marifetli Türk’ü buldum. Tüm sıkıntılarımız bitecek.
Anastasya tatlı bir tebessümle ayağa kalktı. Elini uzattığında, Osman bir an ne yapacağını şaşırdı. Kibarca sıkmalı mıydı, yoksa öpmeli miydi. Yüzündeki gülümsemenin nedeni; kibarlıktan mı, iyi bir Türk yardımcı bulmasından mı, yoksa geçen akşam balozda düştüğü komik durumdan mıydı.
Eğildi uzatılan eli öptü. Ancak Osman, Anastasya’nın elini tutmaya devam ediyordu. Anastasya bir kaşını kaldırıp baktı ve baş parmağının tırnağıyla, parmağını acıtıp uyardı. Osman kendini toparlayıp elini çektiğinde, Madam Dumesnil ikisine mânâlı mânâlı bakıyordu.
İki kadın hararetli bir şekilde tartışırlarken Osman, Anastasya’yı izliyordu. Kız bir kaç kez başını kaldırıp baktı fakat bir şey söylemedi. Osman neden sonra konuşmaların mahiyetini anlayabildi. İki kadın çevrelerine aldırmadan ciddi ciddi İstanbul’un siyasi dengelerini konuşuyorlardı.
Büyükdere’de Rus mülteciler için kurulmuş hastanede battaniyeye ihtiyaç vardı. İngilizler, Türklere gider diye Avrupa’dan yardım amaçlı gelen battaniyeleri Fransızlara teslim etmemişlerdi.
Grande Düşes Gagarina çaresiz kalınca Anastasya’nın aracılığıyla Madam Dumesnil’den yardım istemişti. Osman sonunda ne iş yapacağını anlamıştı. Amiral Dumesnil bir şekilde İngilizleri ikna edecek, teslim alınan battaniyeleri ise Osman, Rus mültecilere ulaştıracak organizasyonu yapacaktı. Osmanlı Hükümeti tam anlamıyla arada kaldığından, içinde Türklerin de bulunduğu sivil organizasyonlarla yardım faaliyetlerinin düzenlenmesini istiyordu. İngilizler ise tüm taraflara baskı yapıp, iki yüzlü davranan bazı Türk Hükümet yetkililerinin, Anadolu’daki isyana malzeme kaçırmasını bahane ediyordu. Madam Dumesnil, Anastasya ile tüm bunları Fransızca konuşmasına rağmen muzır bir gülüşün ardından, Rusça konuşmasını sürdürdü.
-Sana nasıl hayran hayran baktığını görmediğini söyleme sakın?
-Kafamı karıştırmaktan başka bir şey yapmıyor.
-Demek kafanı karıştıracak kadar seni etkiledi?
-Sizce benim gibi sorumlulukları olan bir Rus soylusu, sonucu belirsiz maceralara girebilir mi?
-Macera olarak kalacaksa girer.
-O bir Türk ama?
-Daha güzel ya, tam macera olur.
-Sizin bana bunları söyleyebildiğinize inanamıyorum.
-Benim kadar Fransa’da kalsaydın, artık Rus gibi düşünemezdin.
-Fransızlar hep böyle mi düşünür, hayatı bir macera olarak mı görür?
-Hayatı değil güzelim, aşkı... Aşk iksirinin tarifi Fransızca yazılmıştır.
-Ehh o zaman Fransızca konuşmaya dönelim, şüphelenmeye başladı.
-Şüphe değil o güzelim, ağa takılmış aslanın son çırpınışları.
-Sizden korkulur doğrusu.
Madam Dumesnil şen bir kahkaha atıp, Fransızca konuşmaya başladı.
-Yaa güzelim işte son Rus sosyetesi dedikoduları böyle. Şimdi işimize bakalım. Amiral’e gidip senin işi çözmesi için gerekeni yapmasını söyleyeceğim.
-Ben ve halkım size müteşekkir kalırız.
-Benim de Rus olduğumu unutma. Her ne kadar Fransız gibi kalbim atsa da...
Vera Dumesnil şen bir kahkaha daha atıp arkasına bakmadan kapıya doğru ilerlerken iki genç onu şaşkınlıkla izliyordu. Bir süre sessizce birbirlerine baktılar. Sessizliği Anastasya bozdu.
-Büyükdere’deki hastaneye dönmeliyim. Her ne kadar beni bekleyen araba var ama, doğrusu bu saatten sonra tek başına gitmeye cesaretim yok.
-Matmazel size refakat etmek bana onur verir.
-Size zahmet olmasın?
-Zaten Pera’dan uzaklaşmak istiyordum. Benim için de iyi olacaktır.
-Madem öyle, köşe başındaki eczaneden büyükannemin siparişlerini alıp hemen yola koyulalım.
Yahudi bir eczacının işlettiği eczane, artan İstanbul nüfusuna paralel, oldukça kalabalıktı. Mecburen sıraya girdiler. Beklemek konusunda Osman’ın bir sıkıntısı yoktu. Ancak arada samimiyet oluşturacak muhabbet konusu bulamıyordu. Tam bir şeyler söylemek için ağzını açacaktı ki, kendisine bakan iki kişiyi gördü. Sıralarını bekleyen Doktor Ali Galip ve Doktor Gülbenkyan ciddi bir yüz ifadesiyle kendilerine bakıyorlardı. Osman’ın ilgisini çeken kişileri fark eden Anastasya küçük bir sevinç nidasıyla iki doktorun yanına gitti. Her ikisi de Rus mülteciler için yardımda bulunmaya devam ediyorlar ve bu yüzden yolları sık sık kesişiyordu. Kibarca Anastasya’nın elini sıktılar. Doktor Ali Galip, Anastasya’nın meslektaşıyla konuşmasını fırsat bilip Osman’ın yanına geldi. Asık bir yüz ifadesiyle konuştu.
-Fenerbahçe işini uzatmadan bitirin. Komitacılar ciğerimize kadar girmişler. Mutlaka bir fesatlık yapacaklardır.
Osman baş sallamakla yetindi. Doktor Ali Galip’in aynı Kemal Bey gibi konuşmasını yadırgamıştı. Teşkilât-ı Mahsûsa enteresan bir yapıda kadrolaşmıştı. Kimin ne kadar teşkilâtın içinde olduğu anlaşılamıyordu. Dağılmasına rağmen aynı bilinç, mirasçıları tarafından devam ettiriliyordu. Doktor Gülbenkyan’ın çağırmasıyla, Ali Galip Bey eczacıya siparişlerini vermek üzere yanından uzaklaştı. Özellikle Doktor Gülbenkyan’ı takip eden bir çift gözü kimse fark etmemişti. Doktor Ali Galip ve Osman’ı bir süre inceledikten sonra, kapıdan çıkan müşterilerle birlikte kalabalığa karışıp uzaklaştı.
Anastasya ayrıcalıklı davranılmasına alıştığı için önünde bekleyenlere aldırmadan hazırlanan ilaçları teslim alıp yanına gelmişti. Sevimli bir yüz ifadesiyle konuştu.
-Ne kibar ne yardımsever insanlar değil mi? Hemen gidelim lütfen, gecikeceğiz.
Kibardı ama hafif otoriter tavrını da bırakmıyordu. İlişkisi ne olursa olsun, önceliğin kendisinde olduğunu hemen kabul ettirmeye çalışıyordu. Çaresiz peşine takıldı. İki sokak aşağıda Benz marka bir otomobil kendilerini bekliyordu. Osman afalladı, bir atlı araba göreceğini umarken şoförlü bir otomobil karşısına çıkmıştı. Bir şey söylemeden Anastasya ile birlikte kapalı arka tarafa bindi. Araba dar olduğu için ister istemez diz dize oturmuşlardı. Neyse ki şoför üstü açık olan ön tarafta idi. Düşününce beklentisinden daha iyi bir konumda olduğunu anladı. Üstelik böylesine bir şoförlü otomobil varken kendisini bırakmasını istemesi iyiye işaretti. Yine de soylu bir Rus güzeline nasıl kur yapılır bilemiyordu. Üstelik son cümlesini duyduktan sonra.
-Prens Karyakin ne centilmen bir kişi. Avrupa’ya giden arkadaşının emanet ettiği otomobili, büyükannem ve bana tahsis etti, kendisi atla dolaşıyor.
Osman sıkıntısını ses tonuna yansıtarak konuştu.
-Doğrusu çok kibarmış, koskoca İstanbul’da otomobilsiz ne yapılır?
Otomobil sarsıntıyla devam ederken, Osman aradaki farklılığa lanet etti. Kızın niyetini anlamamasına imkân yoktu. Muhtemelen kendisiyle eğleniyordu, ancak yine de bir umudu vardı. Anastasya’yı hafifçe rahatsız etme pahasına, çapraz olarak karşısına oturdu. Böylece kızın güzelliğini daha rahat görebilecekti. Bir an göz göze geldiler. Osman yüzündeki sıkıntılı ifadeyi atmadan öylece bakarken, Anastasya gözlerini kaçırmadan ama büyük bir gururla kendisini süzüyordu. Aynı anda konuşmaya başladılar. Anastasya, ilk sözü Osman’ın söylemesini istedi.
-Benimle akşam yemeğini Tokatlıyan’da yer misiniz?
Anastasya ciddiyetini bozmadan bir an düşünüyormuş gibi yaptı.
-Sanırım yiyebiliriz. Önce büyükanneme ilaçları bırakırız. Fakat otomobilin geri dönmesi lazım, sizin onunla birlikte döneceğinizi hesaplamıştım.
İçin için sevinen Osman, sırıtarak cevapladı.
-Ziyanı yok bir gece Tokatlıyan’da konaklayabilirim. Hem sabah hastanede bir ihtiyacınız olup olmadığına bakar ve Düşes’i de ziyaret etmiş olurum.
Osman, işlerin buraya varmasından ve karşısındakinin onaylar gülümsemesinden pek mutlu olmuştu.
-Siz ne söyleyecektiniz?
-Büyükannem sizi görmekten mutlu olacaktır diyecektim, zaten sabah uğrayacakmışsınız...
Osman bir kez daha pişmiş kelle gibi sırıttı. Hele şükür doğru yönde ilerlemeye başlamıştı. Ancak bu durum kısa sürdü.
-Bir de söyleyeceğim şey şuydu; bana kur yapmakla neyi amaçlıyorsunuz?
Osman neye uğradığını şaşırdı. Bu kadar açık sözlülük beklemiyordu. Üstelik soruyu nasıl cevaplayacağını da bilemiyordu. Bir an dışarıyı seyretti, üzerindeki gözleri hissettiği için yutkunarak aklına ilk gelenleri sıralamaya başladı.
-Sizden çok hoşlanıyorum. Farklılıklarımızın bilincindeyim ama sanırım aşkta mantık aranmamalı. İlk kez başıma böylesine bir şey geliyor...
-Sorumun cevabı bu değil ama. Hiç bir ortak yönümüz yok, olsa olsa benden kısa süreli faydalanmaktan öteye bir amacınız olamaz.
Osman sıkıntıyla kıvrandı. Söylenebilecek pek fazla bir şey yoktu. Üstelik de alınmıştı da. Geçici pek çok ilişkisi olmuştu. Bu kez böyle değildi fakat Anastasya da haklıydı. Bir kaç romantik gece ve tensel birliktelikten öteye nereye kadar gidebilirdi ilişkileri. Farklı kültürdeki iki insan, olağanüstü dönemin getirdiği şartlarda karşılaşmışlardı. Sadece fiziksel çekim yeterli miydi bir aşk yaşamak için. En fazla uzun yıllar unutulamayacak bir macera olabilirdi.
Osman başını mutsuz bir şekilde salladı. Anastasya düşüncelerini okumuş gibi en son darbeyi indirdi.
-Benim konumum geçici bir macera yaşamayı kaldırmaz. Tüm umutlarını kaybetmiş halkıma karşı, geçmişin güzel günler hatırına umut aşılamalıyım.
-Çar soyundan gelen Anastasya, bir prens ile dillere destan bir evlilik yapmalı.
-Prens Karyakin’i kastediyorsan, bu mümkün. Ancak bu kadar basit de değil elbette. Evliliğim halkımın yararına olmalı ve atalarımın mirasının korunmasına hizmet etmeli.
-Aşkın hiç yeri yok o zaman?
-Aşkı ne olarak gördüğünüze göre değişir. Flört ettiğiniz her kişi size aşkı yaşatabilir. Gençliğinizin bir döneminde bu keyiflidir. Ancak gençlik gibi aşk da kalıcı değildir.
-Daha yirmisine bile basmamış bir genç hanım için oldukça şaşırtıcı bir hayat felsefeniz var. Sanki büyükannenizin tecrübelerini dile getirmiş gibisiniz.
Anastasya ilk defa bocalar gibi oldu. Böyle bir yargının yüzüne vurulmasını beklemiyordu. Hemen toparlandı ve burnunu hafifçe yukarı kaldırarak konuştu.
-Siz benim yerimde olsanız ne yapardınız peki?
-Aynı sizin yaptığınızı...
Anastasya ikinci kere bocaladı.
-Benimle eğleniyor musunuz?
-Hayır, maalesef fazlasıyla ciddiyim.
-Öyleyse?
-Şu an vatanım işgal altında. Benden istendiği takdirde, kendimi ve sevdiklerimi vatanım uğruna seve seve feda edebilirim.
-O zaman sizden bir şey istenmediği için şu an yanımdasınız. ya da daha kötüsü görev icabı yanımdasınız.
-Korkarım her ikisi de doğru. Madam Dumesnil ile irtibatı koparmamam gerekiyor.
-Rus mültecilere bu yüzden yardım ediyorsunuz demek?
-Tek neden bu değil. Öncelikle size yakın olmak için. Ayrıca her zaman çok yardımseverdim.
Anastasya bir süre camdan karanlık siluetleri seyretti. Konuşulanları yorumluyor, kendince çıkarımlarda bulunuyordu. Sonra bir şeye karar vermiş gibi kısık bir sesle konuştu.
-En azından açık sözlüsünüz.
Bu kez Osman kısa bir süre düşündü. Sesinin tonunu ayarlayıp olabildiğince müşfik bir ifade kullanmaya çalıştı.
-Aşk konusunda bu kadar katı olmasanız, çok fazla iyi yönümü görebilirsiniz. Rusların romantik olduklarını sanırdım. Raskolnikov bile, Sonya’nın aşkına karşı koyamamıştı.
-Demek Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sını okudunuz.
-Edebiyatı severim.
Anastasya arkasına yaslandı. İyice kararmış havaya rağmen, Osman’ın gözlerinin içine baktı. Konuştuğunda ise, bir kez daha yeşermekte olan umutlarını söndürdü.
-Erkekler hep aynısınız. Güzel bir hanımı elde etmek için elinizden geleni yapıyorsunuz.
-Ne yaptım şimdi ben?
-Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı Fransızca pratik yapmak isteyenlere tavsiye edilir. Çünkü çok güzel bir Fransızca çevirisi vardır. Haliyle sizin edebiyattan veya romantizmden anladığınız Fransızcanızı ilerletmekten öteye değildir.
Osman’ın imdadına otomobilin durması yetişti. Tarabya’daki Rus hastanesinin önüne gelmişlerdi. Anastasya tek kelime etmeden arabanın kapısını açıp indi. Şoföre teşekkür ettikten sonra hızla taş binanın merdivenlerini tırmanmaya başladı.
Arkasından otomobilden inmiş olan Osman öylece kalakalmıştı. Üstelik otomobil de ikisinin inmesinden sonra uzaklaşmaya başlamıştı. İyice çökmüş olan karanlıkta bir başına kalmıştı. Bir kaç dakika daha bekledikten sonra çaresizce yürümeye başladı. Uzakta ışıkları görülen Tokatlıyan, hala parası olan Rus mültecilerin gözlerden uzak eğlencelerine yataklık ediyordu.
İçeri girdiğinde müziği takip etti. Bir Rus piyanist barın hemen çaprazına konuşlanmış neşeli bir şeyler çalarken, diğer Ruslar ona şarkılarla eşlik ediyorlardı. Osman durumu gördükten sonra barda oturmaktan vazgeçti. Önce kalacak bir oda ayarladıktan sonra restoranın yolunu tuttu. Gözlerden en uzak masaya, salona arkası dönük bir şekilde oturdu. Fransızca ve Rusça yazılmış menüye manasız gözlerle baktıktan sonra omzuna dokunan bir el ile irkildi. Anastasya sözünü tutmuş ve kendisiyle yemek yemeğe mi gelmişti...
Dimitri Korsilov yapmacık bir gülümsemeyle hemen yanında bekliyordu. Osman’ın yüz ifadesini görünce birden şaşaladı.
-Mösyö Osman, birisini bekliyorsanız rahatsız etmeyeyim?
Osman, doğrusu Anastasya’yı bekliyordu ama muhtemelen gelmeyecekti. Önce iş gelirdi ve hemen yüzündeki hayâl kırıklığını atarak olabildiğince dostane bir ifade takınmaya çalıştı.
-Ne demek rahatsızlık Mösyö Korsilov, şeref verirsiniz. Buyurun lütfen...
Korsilov masaya oturur oturmaz parmaklarını şıklatarak garsonu çağırdı. Eğilip Osman’a sordu. “Votkanın yanında ne yersiniz?" Osman yapmacık bir kahkaha attı.
-Bir Rus’a votkanın yanında ne yeneceğini bir Türk söyleyemez.
-Eh öyleyse acılı biftek ve turşu söylüyorum. Önden de bir lahana çorbası içeriz. Midemizi yatıştırır.
-Harika olur, ben de menüden ne seçeceğim diye kara kara düşünüyordum.
-Bu arada siparişinizi ilgililere ulaştırdım. Söz verdiğimiz tarihte elinize ulaşacaktır.
-Yeni sipariş verebiliriz değil mi?
-Her zaman emrinizdeyim.
Çorbalar çok bekletmeden geldi. Çorba bittiğinde garsonlar, votka dolu bir kavafı ve bardaklarını getirdiler. Servisin hızlılığı ile ilgili bir kaç kelime etmişlerdi ki, garsonun biri küçük bir katlanmış kağıt getirdi. Osman şaşkınlıkla garsona baktı ve notu alıp açtı. İmzasız ama kimden geldiği çok belli olan notta “ Biraz geç kalmamı fırsat bilip, halkımın düşmanıyla yemeğe oturmuşsunuz. Tercihinizi hemen yapın.” yazıyordu. Osman tercihini yapmakta gecikmedi.
-Mösyö Korsilov önemli bir talimat aldım. İzninizle kalkmak zorundayım. En kısa zamanda kaldığımız yerden devam ederiz.
Korsilov üzülmüş gibi başını salladı. Dolu kadehlerden birini diğerine vurup bir dikişte içti. Sonra mânâlı bir şekilde konuştu:
-Ah dert etmeyin dostum. İşiniz erken biterse ben buralardayım.
Notu getiren Rus garson kapıda bekliyordu. Eliyle işaret edip onu bahçeye çıkardı. Yazları kullanılan bir sahnenin arkasında kendisini çağıran kişi bekliyordu.
-Tercihini Bolşevik Ruslardan yana yapmadığın için sevindim doğrusu.
-Ruslar arasındaki siyasi görüş farklılıkları doğrusu beni ilgilendirmiyor.
-Söz verdiğim yemeği burada yememiz mümkün değil. İki gün sonra Rus konsolosluğunun arkasındaki sokakta, Maria’nın Evi diye küçük bir Rus lokantası var. Orada iki yüzlü Bolşevikler bizi rahatsız edemez.
-Korkarım davetinize gelemeyebilirim. Bitirmem gereken vazifelerim var.
-Sizin uygun olduğunuz zaman ise benim işlerim olabilir. Şimdi gitmek durumundayım, burası benim için güvenli değil.
-Yemeğin zamanını nasıl belirleyeceğiz?
Anastasya başını olumsuzca sallayıp dönüp uzaklaşmaya başladı. Osman mutsuzlukla arkasından bakarken, Anastasya birden durdu ve başını çevirmeden konuştu.
-Fransız konsolosluğunda Dimitri adında biri var. Mültecilerle ilgili işleri yönetiyor. Ona iki gün önceden yemeğe geleceğini bildir. Ben de uygunsam sözümü tutmaya çalışırım.
Anastasya uzaklaştıktan sonra, Osman bir sevinç narası attı. Ertesi gün Kadıköy yakasındaki işlerin peşinde koşmalıydı. Bunu düşündüğünde içinde nedensiz bir sıkıntı oluştu. İç çekerek restorana yollandı. Silah tüccarı ile kalan yemeğine devam etmeliydi. Vatan için vazife ihmal edilmemeliydi.
Doktor Gülbenkyan en yakın arkadaşının kızının düğün yemeğinde bir konuşma yapmış ve yaptığı konuşmayı, damat tarafı pek beğenmemişti. Doktor Gülbenkyan, İstanbul’un hoşgörü ortamının tüm dünyaya örnek olması gerektiğini ve burada bir Ermeni ailesi olarak yaşamaktan ne kadar mutlu olduğunu söylemişti. Damadın çocukluk arkadaşı yanına yaklaşıp sordu:
-Doktor, kendi devletimiz olsa, tüm kuralları biz koysak, Türkler bizim koyduklarımız kurallar içinde yaşasa çok daha güzel olmaz mı?
Doktor karşısındaki kara yağız gence gülümseyerek baktı. Gözlerindeki ateşi görmemek, sesindeki önemli olaylar öncesi heyecanı fark etmemek için aptal olmak gerekirdi.
-Demokrasiye bağlı ve kendi ekonomik özgürlüğünü yaratabilmiş bir devlet ise niye olmasın.
Kara yağız genç, verilen cevaptan memnun olmuştu. Ama doktor sözlerine devam edince yanıldığını anladı.
-Ancak Türkler bizim koyduğumuz kurallar içinde yaşamak istemeyeceklerdir. Veya onların yaşamasını sağlayacak kadar kuralları esnek belirlemeyeceğiz.
Cevap, seçilecek yolu da işaret ediyordu.
-Ya isteyecekler, ya gidecekler ya da ölecekler...
-Bu kadar Türk’ü sindirmek zor olmayacak mı?
-Bunu isteyen sadece biz değiliz ki, paylaşacağız...
Kara yağız genç, söylediği çok komik gelmiş gibi sinirli bir kahkaha attı. Doktor Gülbenkyan ise soğukkanlılığını bozmuyordu:
-Halkımızın da zarar görebileceğini hiç düşünmediniz mi?
-Amaca ulaşmak için fedakârlık şart.
-Başkalarının çıkarı için olsa bile mi?
-Sen ne diyorsun ihtiyar. Büyük Ermenistan’a inanmıyor musun yoksa?
-İnsanlarının mutlu yaşadığı, özgür Ermenistan’a inanıyorum. Petrol zenginlerinin uşağı olacak Ermenistan’a değil.
-Umarım bu zararlı düşüncelerini başkalarına da aşılamıyorsundur.
-Fikirler ve inançlar paylaşılır. Aşılanan sadece fesatlıklardır.
Kara yağız genç boşuna konuşuyoruz der gibilerden başını salladı. Doktor gibiler amaçlarına ulaşmalarını engelleyen parazitlerdi. Kapitalist dünyanın ilişkilerini anlamayanlar fırsatları kaçırırlardı. Doktor çağdışı kalmıştı ve yeni düzende yeri olmamalıydı.
Düğün bittiğinde Doktor ailesi için iki fayton çağırmıştı. Tüm ailesini faytonlara paylaştırdıktan sonra, arkadaki faytona sıkışıp kapısını kapamaya çalıştığında ölüm onu buldu. Karanlıklardan uzanan bir el başına iki el ateş etti. Beyin parçaları kızının ve torununun üzerine dağıldığında ilk anda kimse ne olup bittiğini anlayamamıştı. İlk çığlıklar duyulduğunda katil geldiği karanlıklara karışmıştı bile.
Fenerbahçe
Topal Niko bahçe duvarının arkasında erketedeydi. Üşümemek için yerinde tepinip duruyordu. Annesinin ördüğü kazağın yakasını burnuna kadar çekmiş, avcı şapkasının ise kulaklıklarını indirmişti. Nöbeti Latif den almıştı. Fenerbahçe’deki Fransız bahçesini aralıksız gözlüyorlar, girenin çıkanın tarifini bir kağıda yazıyorlardı. Eğer bir Türk çıkmışsa tereddütsüz takip edeceklerdi. Zaten gidecekleri yer çoğunlukla Kadıköy iskelesi olurdu. Çarşıdaki kahvelerde diğerleri pineklediklerinden yardım alması kolay olacaktı. Bu gün hareket çok fazlaydı. Tümü yabancı on kadar kişi içeri girmişti. Son giren ise esrarengiz bir tipti. Havanın kararmasına çok yakın bir saatte gelmiş, kendi saklandığı yer dahil tüm çevreyi dikkatlice taradıktan sonra kapıdan içeri girmişti. Geniş bahçenin içerisindeki büyük taş bina çok şeyi gizliyordu.
Osman çarşı kahvehanesinin kapısından girdiğinde üç kafadar kendisini bekliyorlardı. Arnavut Necip pek konuşkan olmadığından, Dayı Rıza günün gelişmelerini özetleyiverdi. Latif’in kargacık burgacık yazılarından ve sözlü ifadelerinden anlaşıldığı üzere, sabah nöbetinde yiyecek tedarikinden başkaca bir hareket olmamıştı. Osman’ın içi sıkılıyordu. Nöbetteki genç Niko, Rum olması nedeniyle Fenerbahçe’de çok daha rahat hareket edebilirdi. Fakat kış günü ortalıkta sebepsiz dolaşmak da göze batmayacak bir şey değildi. Dayı Rıza’ya bakıp konuştu.
-Necip ile birlikte Niko’nun yanına gidin. Biraz eğleşin ama fazla kalmadan geri dönün. Son vapura gelenleri gözleriz.
Önce Necip ayağa fırladı. Otura otura sıkılmıştı. Hemen çıkıp Fenerbahçe’ye yollandılar.
Aradan kırk dakika geçmişti ki karanlık bir yüzle içeri Dayı Rıza girdi. Nefes nefese kalmasından koştuğu belli oluyordu. Osman kötü bir şey olduğunu sezinledi. Ne oldu der gibilerinden bir el işareti yaptı.
-Niko gizlendiği yerde yoktu. Evine dahi gidip aradık, hiç bir yerde bulamadık. Çocuğu ele geçirmiş olabilirler.
Osman top gibi yerinden fırladı. Bir kelime etmeden dışarı fırladı. Kapıda Arnavut Necip kuşku dolu gözlerle çevreyi gözlüyordu. Hemen peşinden gelen Dayı Rıza’ya sordu:
-Dayı, Dereağzı’nda kaç kişi vardır?
-Valla biliyorsun bu gece iki mavna yükleyeceklerdi. Silahları tehlikeye atamazlar.
-Alemdağ’da bulunan çetecilerden yardım istesek çok geç kalmış olabiliriz. Şimdi çocuğu konuşturmaya çalışıyorlardır. İşleri bitmeden orayı basmamız lazım.
-Kulüpten belki bir kaç bitirim daha bulabiliriz. İşimize yarayabileceklerin çoğu Anadolu’ya geçti biliyorsun. Kalanlar sadece kaçırma işiyle uğraşanlar.
-Boş ver onları karıştırmayalım. Biz üçümüz basarız.
Latif bu lafı duyunca Dayı Rıza’nın omzu üzerinden başını uzatıp dik dik baktı. Osman lafını tamamlar gibi konuştu.
-Latif dışarıda erketeye yatar. Çıkamazsak bir şekilde Kemal Bey’i bulur ve yardım getirir. Başka çaremiz yok. Oğlunu geri getiremezsek Aleko bizi kör satırla doğrar.
Lafını bitirmişti ki birden yüzü aydınlandı. Henüz vapurdan inmiş olan Ali Sururi Bey kendilerini görüp yanlarına gelmişti. Alelacele tokalaştılar. Osman hızlı hızlı konuşup derdini anlatmaya başladı.
-Kemal Bey veya teşkilâttan birilerini kolayca bulabilir misin?
-Valla üstat, bu akşam senin nerede olduğunu bildiğin bir yerde toplantı varmış. Ben de sana bunu söylemeye geldim. Son vapurla dönüp senin de orada olmanı istiyorlar. Yeni gelişmeler varmış.
-Başımızda bir iş var. Bizim son vapuru yakalamamız çok zor. Daha sonra bir kayık tutar karşıya geçeriz.
-Hayırdır ne oldu?
-Fenerbahçe’de bulunan Rahip Okulu’nu gözetleyen bir adamımızı kaptırdık. İçeridekiler çok acımasız. Çocuğu ellerine bırakırsak, canına kıyabilirler. Zaman geçirmeden orayı basmamız lâzım.
-Benim yapabileceğim bir şey var mı?
-Sen son vapura yetiş ve durumu Kemal Bey’e bildir. İçeride kırktan fazla silahlı adam var. Başaramama ihtimalimiz yüksek. Çıkamazsak gereğini yapsınlar.
Ali Sururi Bey, inanmaz gözlerle Osman’a bakıyordu. Osman çıldırmış olmalıydı. Bu kadar kişiyle intihara kalkışıyordu.
-Nee! Siz delirdiniz mi? Bir kişi için hayatınız tehlikeye atılır mı? Bekleyin sabah olsun, takviye alıp orayı öyle basarız .
Osman, Dayı Rıza’ya bir göz kırptı.
-Dayı, Ali Sururi Bey Deli Aleko’nun satırını görmemiş. Oğlunu geride bırakırsak bize neler yapabileceğini bilmiyor.
Ali Sururi Bey, pes der gibi iki elini birden kaldırdı.
-Siz bilirsiniz ben doğrudan karşıya geçip durumu Kemal Bey’e iletiyorum. Yine de dikkati elden bırakmayın.
Yeldeğirmeni’nde bulunan Dayı Rıza’nın baba evine doğru yollandılar. Kömürlükte ufak bir birliği donatacak kadar silah ve mühimmat gizliydi. Tepeden tırnağa silahlanıp koşar adım Rahip okuluna yollandılar. Doğrusu ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Bir şekilde içeri sızıp, yanlarına aldıkları el bombalarının yardımıyla ortalığı karıştırmayı planlamışlardı. Niko’yu alıp kaçacaklardı.
Rahip Okulu’nun bahçe duvarı, en kolay incir ağacının olduğu yerden aşılabilirdi. Koca bir dal duvarın üzerine doğru eğilmişti. Kısa bir süre etrafı dinledikten sonra üçü peşi sıra duvarı aştılar. Latif bu kez çok daha farklı bir yere erketeye yatmıştı. Tedbiri elden bırakmaması için uyarmışlardı.
Taş binada ışık yoktu. Sadece ön taraftaki kapıda bir ışık görülüyordu. El bombalarını rast gele karanlık camlara fırlatsalar umdukları hasarı ve saldırı üstünlüğünü sağlayamayabilirlerdi. Yarı emekleyerek yarı sürünerek ön tarafa doğru yaklaştılar. Hiç bir ses yoktu. Uzaklarda bir yerlerde bir kaç köpek uluyordu. Üçünün de içinde nedensiz bir sıkıntı vardı. Bir şeyler ters gidiyordu. Osman çatışmaktan korkmuyordu ancak kurtarmaları gereken bir can vardı. Onu oraya kendisi yollamıştı.
Arnavut Necip en önde gidiyor, tehlike görmezse diğerlerine işaret ediyordu. Kapının önündeki ışığa yaklaşmışlardı. Necip başını uzatıp bir şeyler görmeye çalıştı, gördü de. Gereğinden fazla başı yukarıda kalınca diğerleri endişelendiler. Yerlerini belli edebilirdiler.
Arnavut Necip hiç bir şey söylemeden doğrulunca da geridekiler ne olduğunu anlayamadılar. Bu deli Arnavut iyice çıldırmış olmalıydı. Dönüp diğerlerine işaret etti. Yanına çağırıyordu. Osman ve Dayı Rıza kısa bir süre birbirlerine baktılar. Ters giden bir şey vardı. Çaresizce kalkıp Arnavut Necip’in yanına geldiler. Karşılaştıkları şey en kötü tahminlerinin de ötesindeydi.
Niko, aksak bacağından verandanın çatısına asılmıştı. Çocuk belli belirsiz hareket etmesine rağmen tam başının altı küçük bir kan gölüne dönmüştü. Bu kadar da değildi sorun. Son vapurla karşıya geçtiklerini sandıkları Ali Sururi Bey, elleri arkadan bağlı diz çökmüş, başına dayalı silah yüzünden iki büklüm öylece bekliyordu. Dayı Rıza tıslar gibi konuştu.
-Tam boka battık...
Osman, oturduğu yerden elindeki silahları esirlerinin başına tutan kişinin kimliğini görünce iliklerinin çekildiğini hissetti. Arkadaşını destekler gibi konuştu.
-Hem de gırtlağımıza kadar.
Aralarında en soğukkanlı kalan Arnavut Necip’ti.
-Konuşmasına fırsat vermeden onu mıhlayalım. Teslim olursak az olan şansımız bile kalmaz. Hepimizi öldürürler.
Osman düşünmeye çalışıyordu. Niko’nun hayatını tehlikeye atamazlardı. Sabaha kadar oyalayabilirlerse Latif yardım getirebilirdi. Tek şansları buydu. Oysa Arnavut Necip aynı fikirde değildi. Silahını yavaşça doğrulttuğunda, karşı taraftan bir el silah sesi duyuldu.
Arnould Lumier, Niko’yu omzundan vurmuştu. Zavallı bir kez bağırıp hemen bayıldı. Silahlarını esirlerin başından ayırmadan konuştu.
-Beyler, lütfen silahlarınızı bırakın ve ellerinizi başınızda kenetleyip karşımda diz çökün.
Üçü birbirlerine bakıp kalakaldılar. Ne yapacaklarını şaşırmışlardı.
-Kahraman denizci, arkadaşların Fransızca bilmiyor olabilirler. Sen lütfen ciddiyetimi anlatıver. Bir sonraki kurşun genç arkadaşınızın beynini patlatacak.
Osman, Dayı Rıza’ya bir baş işareti yaptı. İlerlemeye başladılar. Önceleri Arnavut Necip de peşlerinden geliyordu. Sonra birden duvara doğru koşmaya başladı. Karanlık pencerelerden silahlar patladı. Arnavut Necip zigzaglar çizerek koşuyordu. Tek kurşun isabet etti. Omzunu sıyırmıştı. Koşmasını sürdürdü. Duvara vardığında cüssesine ve yarasına rağmen çevik bir hareketle zıpladı. Hemen yanına isabet eden kurşunlara rağmen kendisini yukarı çekip, duvarın üzerinden öteki tarafa bıraktı. Duvarı aşarken yeni çiziklere sahip olmuştu. Yine de koşmaya devam etti. Bir kaç köşe dönmüştü ki, peşinden birisinin geldiğini hissetti. Belinden altı patları çekip ilk kalın gövdeli ağacın arkasına siper aldı. Kendisini görmeden geçen Latif’in ta kendisiydi. Şaşkınlıkla nereye gittiğini anlamaya çalışıyordu.
Latif, kafasına dayanan silahı hissettiğinde gözlerini yumdu.
-Haydi kaybedecek vakit yok yardım bulmalıyız. Neyse ki silahın sahibi tanıdık çıkmıştı. Necip silahı beline sokuştururken Latif derin bir oh çekti. Şoku atlatan Latif hızlı hızlı düşününce tek bir çıkar yolun olduğunu buldu. Dereağzı’nda bu akşam silah sevkiyatı vardı. Sevkiyatın güvenliğini sağladıktan sonra birilerini gelmeye ikna edebilirdiler.
Dayı Rıza ile Osman dizlerinin üzerine çökmüş, elleri başlarının üzerinde kenetlenmiş öylece bekliyorlardı. İçeriden bir kısmı Fransız, bir kısmı ise Ermeni Komitacı olmak üzere otuzun üzerinde kişi çıktı. Kurdukları tuzak işe yaramıştı. Yine de durumdan memnun olmayan birisi vardı. Ali Sururi Bey öfkeli bir sesle konuşarak ayağa kalktı.
-Herifin kaçmasına nasıl müsaade ettiniz. Üstelik dışarıda bir de gözcüleri var. Şimdi tüm İstanbul’a olan biteni yetiştireceklerdir.
Osman midesine yumruk yemiş gibi oldu. Ali Sururi ikili oynamış ve kendilerini satmıştı. Dayanamadı ve kenetli ellerini çözüp ayağa kalkmaya çalıştı. Doğrulmaya fırsat bulamadan ense köküne tüfeğin dipçiğini yedi. Kendisinden geçen arkadaşına Dayı Rıza umutsuzlukla baktı. Durumları bundan kötü olamazdı.
Osman gözlerini açtığında ellerinin arkadan sıkı sıkı bağlanmış olduğunu fark etti. Ensesinden başına doğru korkunç bir ağrı yayılıyordu. Karanlığa gözleri alışınca çıplak odada kendisinden başka birinin daha olduğunu fark etti.
-Dayı duvara yaslanmış keyifle oturan sen misin?
-Benim ama pek keyifle oturduğum söylenemez.
-Durumumuz nedir?
-En kötüsü...
-Boş ver bu lakırdıyı, sen her zaman kötümser olmuşsundur. Mutlaka bir çıkar yol bulunur. Niko’nun durumu nasıl?
-Zavallı çocuk acıya dayanamadı. Cansız bedenini çuval gibi duvarın dibine attılar... Aleko bizi kesecek.
-Doğru söylemişsin, durumumuz en kötüsüymüş.
-Osman, bizi satan da senin arkadaşınmış.
-O benim arkadaşım değil, teşkilâtta görevli. Kimlerle çalışacağıma ben karar veremem ya...
-Bu itlerin başı, bizim gemisini batırdığımız Fransız’mış.
-Görevi tehlikeye attığımız gibi, bir de suçsuz bir çocuğun kanına girdik.
İntikamımızı almadan ölmeyi düşünmüyorsun ya?
-Dayı, burada sucuk gibi bağlıyız. Üstelik başım öyle zonkluyor ki gözümü bile açamıyorum.
-Kendini çabuk toparlamaya çalış, ben Arnavut’u tanırım. Kısa zamanda bir şeyler yapacaktır. Üstelik Latif de becerikli çocuktur. Mutlaka yardım getirecektir.
Dayı Rıza sözünü henüz bitirmişti ki kapı büyük bir gürültüyle açıldı. İkişer kişi kollarına girdi ve sürükleyerek dışarı çıkarmaya başladılar. Dayı Rıza galiz küfürler ediyor, zorluk çıkarmak için elinden geleni yapıyordu. Patates çuvalı gibi taş zemine bıraktıklarında hala küfür etmeye devam eden Dayı Rıza, burnunun üzerine tekmeyi yiyince susmak zorunda kaldı. Kendi haline aldırmayan Osman arkadaşına takılmadan edemedi:
-Ne o Dayı,kırdılar mı?
-Boş versene, futbol maçlarında bile Galatasaraylılardan daha beterini yemiştim.
Arnould Lumier sinirli bir kahkaha atarak konuşmalarını susturdu.
-Bakıyorum çok eğleniyorsunuz. Ömrünüzün son anlarından bu kadar çok keyif almanıza sevindim doğrusu.
Lumier’in işaretiyle iki arkadaşı yüzü kendilerine dönecek şekilde duvara yasladılar. Lumier, ikisine kin dolu gözlerle bakıyordu. Ağva kıyılarında yaşadıklarını bir an bile unutmamıştı. Özellikle Osman’ın kafasına bir kurşun sıkmak için can atıyordu. Ancak kendisine verilen vazifeyi tehlikeye atamazdı. Osman ise Lumier’den çok, yüzünü yerden ayırmayan Ali Sururi’ye bakıyordu. Bir an göz göze geldiler. Osman bu fırsatı kaçırmadı. Ulaşmayacağını bile bile yüzüne doğru tükürdü.
-Şerefsiz vatan haini, umarım aldığın paraları yiyecek fırsat bulamazsın.
Karşılığını bir tekme olarak aldı. Hemen yanı başında bulunan bir Fransız askeri, karnına bütün gücüyle bir tekme atmıştı. Osman nefesinin düzelmesini bekledikten sonra Dayı Rıza’ya dönüp konuştu.
-Altınordu’dan haf Ayı Lütfü’yü hatırlıyor musun, en son oynadığımız maçta aha tam bana böyle vurmuştu.
-Birader sen de kaşınmışsındır. Herifi kızdırmak için önceki maçta parmak atıp duruyordun... Bir de bana derdin oyun içinde piçlik yapma diye.
Arnould Lumier iki arkadaşın konuşmalarına daha fazla tahammül edemedi.
-Yeter bu kadar lakırdı. Alın bu ikisini fenerin orada gebertin.
Fransızca verilen emirleri duyan Osman sataşmadan duramadı.
-Mösyö, bu işi sizin yapacağınızı ummuştum.
Lumier, Osman’ın saçlarını kavradı ve kafasını kendi yüzüne yaklaştırıp konuştu..
-Benim senin gibi her işe burnunu sokan pislikleri temizlemekten çok daha önemli işlerim var.
-Vatanını satacak işbirlikçi bulmak gibi mi?
-Hayır batan imparatorluğunuzdan yeni yeni devletler kurmak gibi.
-Haliyle bunun karşılığını da alıyorsunuzdur?
-Yeni dünya düzeninde karşılıksız hiç bir şey yoktur.
-Kendi devletinizin bundan haberi var mı peki?
-Fransa’yı kastediyorsan, devlet olarak karşında kimi gördüğüne göre sorunun cevabı değişir.
-Doğru, sizin ne devletiniz vardır ne de idealleriniz.
-Yanılıyorsun, bir çok devleti perde arkasından idare ettiğimiz için aslında bir çok devletimiz var. İdeallerimiz ise binlerce yıllık geçmişe sahip. Hatta daha da ötesine.
Bu ana kadar Dayı Rıza da dahil, sırf zaman kazanmak için konuşmayı uzatmışlardı. Tek umutları yardım gelene kadar sağ kalabilmekti.
-Anadolu’da savaş istediğiniz gibi gitmiyor ama. Maşa olarak kullandığınız Yunanlılar sizi mahcup edeceklerdir.
-Doğrusunu istersen bizimkilerin maşa olarak Yunanlıları seçtiklerini sanmıyorum. Çok daha büyük oynayıp, üzerinize Rusları salacaklardı. Talihsizlik işte, ihtilâl olunca hesaplar bozuldu. Tüm bunlar hâlâ Avrupa’da kendi devletlerinin idaresine sahip olduklarını zanneden politikacıların oyunu. Biz sonunda kesin kazançlı çıkamayacağımız hiç bir harekete baştan girişmeyiz.
-Buradaki çıkarınız ne peki?
Bir an düşünüyormuş gibi yaptı. Yeterince zaman kaybetmişti. Mizacını şekillendiren egosu galip geldiği için cevaplamadan edemedi.
-Hazar’ın ve Ortadoğu’nun petrolü. Artık tüm dünya siyaseti petrol üzerine dönen oyunlarla şekillenecek. Şimdiden en büyük oyuncu olmak, ileride bizim dünyayı yönetmemizi kolaylaştıracaktır.
Ali Sururi konuşmalardan sıkılmıştı. Zaman kaybetmek istemiyordu. İçi kaldırmasa bile Osman’ın öldürülmesi kendisi için tek kurtuluştu. Osman sanki bu düşünceleri sezmişçesine Ali Sururi’ye dönüp konuştu.
-Arkadaşlarım seni burada gördüler. Nasıl paçayı yırtmayı düşünüyorsun?
Cevabı Lumier verdi.
-Sizinkiler buraya baskın vermeden, Ermeni komitacıları kaçırmamız gerekiyor. Ne yazık ki aralarında uzun bir yolculuğu kaldıramayacak kadar yaralılar var. Bir kaç kurşun fazla yemeleri ve Mösyö Ali Sururi’nin kahramanca kaçışına yardımcı olmaları bize yapacakları en son hizmet olacaktır.
Osman tiksintiyle ikisine baktı. Ali Sururi’nin şaşkın ve korkak ifadesine rağmen Lumier kendinden emin ve kararlı görünüyordu. Çok tehlikeli bir düşman edindiğini Ağva kıyılarında anlayamamıştı.
Lumier’in emriyle önceki gibi patates çuvalı muamelesine uğradılar. Verandanın önüne çekilmiş iki atın üzerine yatırıldılar. Lumier içi boş bir tabancayı Ali Sururi Bey’e uzattı.
...
Maalesef gerisini öğrenmek için kitabı satın almanız gerekiyor. |